İki Keşişin Hikayesi
Öykü / Nisan 30, 2017

İki keşiş nehir boyunca giderken, nehrin karşısına geçmek için yardım bekleyen bir kadına rastlamışlar. Kadın yüzme bilmiyormuş ve bu yüzden çok korkuyormuş. Keşişlerden genç olanı kadına yardım edemeyeceklerini çünkü inançları gereği kadınlarla temas kurmalarının yasak olduğunu söylemiş. Fakat keşişlerden yaşlı olan, genç kadına yardım edeceğini söylemiş ve kadını sırtına alarak nehrin diğer yanına geçirmiş. Diğer keşiş bu durumdan hiç memnun olmamış. Ama kadın keşişe yardım ettiği için çok teşekkür etmiş, şükranını göstermek için tekrar tekrar önünde eğilmiş. Keşişler yollarına devam etmişler. Yol boyu genç keşiş kendi kendine söyleniyormuş. Yaşlı keşiş dayanamayıp yaklaşık bir mil sonra sormuş: – Neden hala söyleniyorsun, bir sıkıntın mı var? Genç keşiş kızmış olarak cevap vermiş: – Biz keşişiz; bir kadını sırtında taşıyıp karşıya geçirmek şöyle dursun, kadınlara bakmamız bile yasak. Nasıl böyle bir hareket yapabildin? Diğer keşiş gülümseyerek cevap vermiş; – Ben o genç kadını bir mil geride bıraktım. Siz neden hala hayatın akışında her şeyi kendinize dert ederseniz, bunlar size artık katlanamayacak yükler haline gelir. Geçmişte olan olaylar üzerine yoğunlaşmanın yükünüzü artırmaktan başka faydası olmaz. Yüzümüzü geçmişe dönmek yerine geleceğe bakmak gerekir.

Duvardaki Leke
Öykü / Nisan 9, 2017

  Virginia Woolf tarafından Bilinç Akımı Tekniğiyle yazılmış ilginç bir hikaye Duvardaki Leke Başımı kaldırıp da duvardaki izi ilk gördüğümde belki Ocak ortalarıydı. Belli bir tarih söyleyebilmek için insanın ne gördüğünü hatırlaması lazım. O yüzden şu an gözümün önüne şömine ateşi geliyor, kitabımın sayfalarında oynayan sarı ışığı; şömine rafının üstündeki yuvarlak cam vazonun içindeki üç kasımpatıyı. Evet kış olmalı, çayımızı yeni içmiştik, çünkü başımı kaldırıp da o izi ilk fark ettiğimde sigara içiyordum. (…) O iz, eğer çividen olduysa, asılan şey resim olamaz, kesin minyatürdür. Sahtedir kesin, çünkü burada bizden önce oturanlar öyle resimler seçmiştir – eski odaya eski resim. (…) Emin değilim; zaten çivi izi olabileceğine inanmıyorum; fazla büyük, fazla yuvarlak. Kalkıp bakabilirim, ama şimdi kalkarsam kesin bir şey söyleyemeyeceğim; çünkü bir şey olup bitti mi, onun nasıl olduğunu ancak Tanrı bilir. (…) Duvardaki o iz de delik değil zaten. Yuvarlak siyah bir madde de olabilir, yazdan kalma bir küçük gül yaprağı gibi, titiz bir ev hanımı olmadığımı düşünürsek –şu raftaki toza bakın mesela, hani derler ya, toz Truva’yı üç kat örtmüş, sadece ufak çömlek parçaları tamamen yok olmaya direnmiş, işte buna inanılır. (…) Pencerenin önündeki ağaç hafif hafif cama vuruyor… Sessiz, sakin, ferah düşünmek istiyorum, hiç rahatsız edilmeden,…

Türkçenin Önemini Anlatan Yazılar
Deneme , Makale / Mart 22, 2017

Türk milletinin dili Türkçedir. Türk dili dünyada en güzel, en zengin ve en kolay olabilecek bir dildir. Onun için her Türk dilini çok sever ve onu yükseltmek için çalışır. Bizde Türk dili, Türk milleti için mukaddes bir hazinedir. Çünkü Türk milleti geçirdiği nihayetsiz hadiseler içinde ahlakının, ananelerinin, hatıralarının, menfaatlerinin, velhasıl bugün kendi milliyetini yapan her şeyin dili sayesinde muhafaza olduğunu görüyor. Türk dili, Türk milletinin kalbidir, zihnidir. Milli his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin milli ve zengin olması milli hissin inkişafında başlıca müessirdir. Türk dili dilerin en zenginlerindendir, yeter ki bu dil şuurla işlensin. Ülkesinin yüksek istiklalini korumasını bilen Türk milleti, dilini de yabancı dilerin boyunduruğundan kurtarmalıdır.                                                                                              Gazi M. Kemal / 1930 Turkcheyi Türkçe Konuşarak mı Saklasak, Türkçeyi Turkche Konusharock mı Yasuck’la Suck?   “Burası Türkiye, yıl 2007, bizler Türkçe konuşan bir toplumuz, hızla ilerleyen bilişim çağında kendi dilimizde olmayan terimlerle karanlık bir geleceğe doğru yol alıyoruz, umarım bu karanlıkta kaybolmaz, varacak bir yer buluruz.” Yukarıdaki paragraf, yazının ardından hissettiğim daralma sırasında bir şişeye koyup uzaya fırlattığım nottu. Herkes denize atar, sen uzaya atıyorsun, bir terslik yok mu bunda? BİR TERSLİK VAR ELBETTE!!! “Hafta sonu yolum kitapçıda bir kitapla kesişiyor. Adı ilginç geliyor kitabın: “Alo Türkçe Neredesin?” Adının…

YALAN
Deneme / Şubat 25, 2017

  Yalan söylemenin nasıl bir kötü davranış olduğunu hepimiz iyi biliyoruz ama insan neden yalan söyler? İnsanlar zor duruma kalanınca yalan söyler kendisini bu zor durumdan uzaklaştırmak ve rahata kavuşmak için söyler. Ama yalan yanlışlığı körükler daha çok yanlışlıklar yapmanı sebep olur. Yalancı olmak toplum içinde de hoş karşılanmaz. Herkesin senin bir yalancı oluğunu bilse güvenilmez, toplum içerisinde değerin kalmaz ve herkes tarafından hor görünürsün. Yalan söyleyerek günahta işlemiş olursunuz. Kiremen katip melekleri sağda olan melek iyilikleri solda olan melekte kötülükler yazar. Yalan söyleyerek sol tarafa bir günah yazılır. Ahiret günü geldiğinde terazide iyiliklerin ve kötülüklerin tartılmasında yalan büyük bir rol oynar. Küçükken annemin bir sözü vardı. Yalan söylersen kabirde yani mezarda her yalan söylediğin bir yalandan bir tane yılan seni kabirde sokacağını söylemişti doğrumu yanlış mı olduğunu bilmiyorum.  Ama annemin sözlerini dikkat alarak yalan söylememeye çalıştım. Komik ama bu yüzden de yılanlardan da çok korktum. Yalan söyleyerek sadece karşındaki kişiyi etkilersin sana hiçbir şey kazandırmaz. Yalan söyledin de ne oldu başın göye mi erdi? Diyelim ki bir kızla tanışacaksın ve ciddi düşüneceksin o kıza kendinle alakalı yalan sözler söylersen evlenildiği zamanda işler tersine dönecek. Ben senin yalanlarına aşık olmuşum kız demez mi? Küçükken okuduğum bir kitap vardı. Kitabın adı…

Külah (Ömer Seyfettin)
Öykü / Ocak 30, 2017

 Mıstık, katmerli bir göçmendi. Bulgaristan’da doğmuş, büyüyüp biraz aklı başına gelince hem en, sınırın on dakika ötesine kapağı atmıştı. “Türkiye değil mi? Sınırı geçer geçmez Bağdat’a kadar hepsi aynı!” diyordu. Az zamanda Babyak’taki Türkçe bilmez Pomakların akıl hocası oldu. Bulgaristan’da kalan akrabalarıyla mektuplaşmaya gerek yoktu. Onlarla, Bulgar sınır karakolundaki nöbetçinin süngüsü altında, küçük bir hediye karşılığında, saatlerce oturup konuşabilirdi. Kurnazlığı sayesinde, memleketinden çıkmadan göçmen olmuştu. Hatta içtiği “Karasu” bile doğduğu kasabadan geçiyordu. Fakat bir gün Babyak bölgesinde “sınır düzenlemesi” yapıldı. Yerleştiği köy yine Bulgarlara kalınca, yuvasını bozmaya mecbur oldu. Bu sefer sınır kenarının içerilere eşit olmadığını anladı. Nevrekop’a kadar indi. Dört beş sene geçmeden Balkan Harbi patladı. Hemen annesiyle İstanbul’a kaçtı. Dimetoka’nın övgüsüyle kulakları dolmuştu. Kalktı, oraya gitti. Bir köye yerleşti.   İçinden, “Artık biz ölünceye kadar savaş olmaz!” diyordu. Köyünün kahvesinde 1. Dünya Savaşı’nın haberlerine inanamadı. Fakat… “Vay anasını! Yalan be!” diye haykırdı. “Sınır düzeltilecek!” deniyordu. Gerçekten bu sınır düzeltildi. Mıstık’ın göçmen gibi yerleştiği köy yine Bulgarlara geçti. Bereket versin ihtiyar annesi ölmüştü. Gamsız bir serseri tasasızlığı ile, tek başına Ergene Köprüsü’nü aşarken “İlki de Şam, sonuncusu da Şam” dedi. Bu kadar kısa bir zaman içinde, “birbiri üstüne dört defa göçmen olmak” onun yerleşmek heveslerini söndürmüştü. Gözünü yumdu. Anadolu’ya…

Kültür ve Medeniyet
Deneme / Ocak 30, 2017

   Alman tarihçilerinin dilinde kültür lafı, daha önce mevcut olan medeniyete çok yakın bir mana kazanır. Bununla beraber bir takım ayrılıklar önerilir. Kültür, insanoğlunun fizik dünyaya, fizik çevreye söz geçirmek için sahip olduğu kollektif araçlar bütünüdür. Başka bir deyişle ilim, teknik ve uygulamalarıdır. Medeniyet ise insanın kendini inzibat altına alması, fikirce, ahlakça, ruhça yükselmesi için lüzumlu olan kollektif araçların tümü, güzel sanatlar, felsefe, din ve hukuk gibi… Ama bunun aksini ileri sürenler de var. Onlara göre, medeniyet toplum yaşayışının maddi ve faydacı amaçlarına hizmet eder, akılcıdır: Emeğin, üretimin, teknolojinin ilerlemesi için gerekli bir akılcılık. Peki kültür, o da toplum yaşayışının daha hasbi, daha manevi yönlerini kucaklar, saf düşüncenin, hassasiyetin, idealizmin meyvesidir. Bu tekliflerden hangisine katılacağız? İki taraf da hem sayıca birbirine eşit hem de birikim olarak. Amerikan sosyologları ise, belki de beğendikleri Alman sosyologlarına uyarak ikinci anlayışı benimsemiş. Fakat antropolog ve sosyologların çoğu böyle bir anlayışı lüzumsuz ve karanlık bulmuş. Onlara göre ruhla madde, gönülle akıl, kavramlarla varlıklar arasında böyle bir ikilik kurulamaz. Sosyolog ve antropologların yüzde doksanı “medeniyet” kelimesini kullanmaz, “kültür” kelimesini tercih ederler. Kimine göre bu iki kavram eş anlamlıdır. Kimine göre farklı. Bu iki kavramı ayıran çağdaş sosyologlara göre, medeniyet kelimesi aralarında yakınlık bulunan veya ortak bir…

Kitaplık ve Okuma
Deneme / Ocak 29, 2017

          Evde bulunduğum zaman hayatım daha çok kitaplığımda geçer; oradan ev işlerini yönetmek imkanını da bulurum. Giriş kapısının hemen üstündeyim; hem bahçeyi, kümesi, avluyu görürüm, hem de evimin öteki bölümleri içinde sayılırım. Hiçbir düzene uymadan, hiçbir amaç gütmeden bir bu kitabı, bir şu kitabı karıştırırım; zaman olur hayal kurarım, zaman olur kurduğum hayalleri ya kendim yazarım ya da bir aşağı bir yukarı dolaşarak başkasına yazdırırım.         Kitaplığım bir kulenin üçüncü katındadır; birinci katta tapınak, ikinci katta da yalnız kalayım diye sık sık yattığım bir oda ile eklentileri, kitaplığın üstünde ise büyük bir sandık odası vardır. Eskiden kitaplık, evimin lüzumsuz yeriymiş. Bense hayatımın çoğu günlerini, günlerimin de çoğu saatlerini burada geçiriyorum.         Kitaplığım yusyuvarlak bir oda; masamla sandalyemi alacak kadar yer var; bir bakışta kitaplarımın tümünü birden görebileceğim şekilde düzenlenmiş beş raflı dolaplar çember halinde duvarları kaplar. Odanın, on altı adım çapında boşluğa bakan çok geniş ve çok güzel manzaralı üç penceresi var. Kışın daha az bulunurum bu odada; çünkü adından da anlaşılacağı gibi evim bir tepenin üstündedir; hiçbir odası da bu oda kadar yer almaz; bir gayret sarf etmemi gerektirdiği, ıssız bir yerde olduğu için hoşuma gider; böylece, hem çalışmamın verimli olmasını sağlar, hem de topluluktan beni…

Yeni Lisan Makalesi
Makale , Milli Edebiyat / Ocak 18, 2017

Yeni lisanın programı aşağıdaki kaidelerden ibarettir: Türkçe terkipler ve cem’ler ihtiyaca tamamiyle kâfi bulunduğundan Arapça Acemce terkip ve cem’ler kullanılmayacak. (İzafî, tavsîfî, atfı, mezcî terkipler) Sadr-ı azam, şeyhü’l-İslâm, Bâb-ı âlî, şûrâ-yı devlet, arz-ı hâl, pâ-yı taht, tercüme-i hâl, hasb-i hâl, mürûr-ı zaman gibi terkip bünyesinde bulunduğu hâlde manaca basit ve evlâd, talebe, amele, erbâb, havadis, ahlâk, edebiyât, rüsumat, tahsîlât gibi cem’ bünyesinde bulunduğu hâlde manaca müfret olan tabirler istimal olunabilecektir. Bazı ıstılahların mukabilleri olmak üzere hurdebîn, nîkbîn, bedbîn, yeknüvişt monographie, şehnüvişt chef d’oeuvre müvellidü’l-humûza, müvellidü’l-mâ’ gibi Arapça Acemce mürekkep kelimeler istimal olunabilecektir. Hayvanât, nebatat, ensâc gibi cem’ler hayvanlar, nebatlar, neşeler manasında kullanılmayacak histologie zoologie botanique ilimlerinin mukabilleri olarak kullanılacaktır. İlm-i rûh, ilm-i içtima, ilm-i hayat, ilm-i garize (physiologie) gibi tabirler Fransızca mukabilleri gibi basit addolunacaktır. Sarf ile iştikak bahisleri birbirinden tamamiyle ayrılacak. İştikakça mürekkep olan yukarıdaki 2, 3, 4, 5. maddelerdeki tabirler sarfça basit telâkki olunacaktır. Sarf kitaplarında Arapça, Acemce kaidelerden asla bahsedilmeyecek, Arapça ve Acemcenin müştak ve mürekkep kelimeleri sarf kitaplarında semâ’î ve basit kelimeler gibi gösterilecek ve bu kelimelerin nasıl iştikak ve terekküp ettikleri mufassalan iştikak kitaplarında irae olunacaktır. İştikakça terkip ve cem’ bünyesinde bulunduğu hâlde sarfça basit ve müfret telâkki olunan kelimeler lügat ve muhit kitaplarında müstakil bir kelime…

Gogol’dan mükemmel bir öykü: BURUN
Öykü / Ocak 6, 2017

25 Martta Petersburg’da pek tuhaf bir olay oldu. Vosneçenski  Caddesi’nde oturan berber İvan Yakovleviç (soyadı zamanla unutulmuştu; dükkânının tabelasında bile yazılı değildi; yüzü sabunlanmış bir adamı gösteren bir resmin yanında yalnızca şu yazı okunabiliyordu: “Hacamat (1) da yapılır.”) o sabah, oldukça erken uyandı. Uyanır uyanmaz da sıcak bir ekmek kokusu duydu. Yatağında hafifçe doğruldu; bir de baktı ki, kahve tiryakisi olan sayın eşi ocaktan taze pişmiş ekmekler çıkarıyor. – Praskovya Osipovna, dedi, ben bugün kahve içmeyeceğim. Sen bana biraz soğanla biraz sıcak ekmek ver, yeter. Daha doğrusu, ikisinden de vazgeçemiyordu. Ne kahveden, ne soğan ekmekten; ama bunun olanaksız olduğunu da biliyordu. Praskovya Osipovna böyle bir şeye razı olur muydu hiç? Karısı kendi kendine, “Ziftin pekini ye, musibet,” diye düşündü,; “Pek iyi! Kahve bana kalır…” Masanın üstüne bir ekmek attı. İvan Yakovleviç, kibarlığı gereği, gömleğinin üstüne bir setre (2) geçirdi; sonra da kalktı, masaya kuruldu. Biraz tuzla iki baş soğan hazırladı. Bıçağı aldı, kurumlu bir tavırla ekmeği kesmeye koyuldu. Somunu orta yerinden ikiye böldü, ortasına bir göz attı, içinde beyazımtırak bir şey vardı; şaşırdı birdenbire. Bıçağıyla usulca beyaz şeyi kurcaladı, sonra, biraz, parmağıyla dokundu. Kendi kendisine, “Katı bir şey! Ne olabilir acaba?” diye düşünüyordu. Parmağını soktu, o şeyi çıkardı: – Aaa!…

   İSTANBUL’LA ZAMAN İÇİNDE YOLCULUK
Öykü / Ocak 4, 2017

    İşte orada, Firavun III. Tutmosis, Mısır Tanrısı Amon-Ra’nın elini tutuyor hâlâ, en tepeden bakıyor şehre. Öyle ya, bundan neredeyse 3500 yıl önce Amon-Ra Tapınağı’nın önünde, Mısır topraklarında hâkimiyet sürerken, İstanbul’un meydanlarını ve hipodromunu süslemesi için yerinden indirtilmiş, bir süre İskenderiye’de beklemesinin ardından, Roma imparatoru Julianus’un girişimleriyle 390 yılında şimdi bulunduğu yere yerleştirilmişti. Gözleri kim bilir kaç yıl kendi topraklarını aramış, buraları yabancı gözlerle izledikten sonra bu kadim şehirle bütünleşmiş, bu şehrin tarihinin bir parçası, aynı zamanda bu tarihin tanığı olmuştu. Biraz aşağıda İstanbul’a getirildiğinde tahtta olan Roma imparatoru I. Theodosius ve iki oğlu hipodromdaki locada oturmakta ve araba yarışlarını seyretmekteydiler. Tabi o zamanlar… Ya şimdi, evet, ya o günlerden binlerce gün sonra şimdi neye bakmakta, neyi seyretmekteydiler?… Her gün bu meydanda onlara uzun uzun bakan gözler, onlara boş boş bakan gözler, onları görmeden geçen gözler, onlar hakkında kitaplardan okuduklarıyla her şeyi bildiğini zanneden ve kendilerini meraklı meraksız gözlere işaret ederek anlatan bu rehberleri de seyrediyorlar mıydı? Bu durumdan memnunlar mıydı? Yıllara, yüzyıllara meydan okumak nasıl bir histi? Bizim hakkımızda, bu yabancı dünya hakkında ne düşünüyorlar, ne hissediyorlardı? Ya da bir şey düşünüp bir şey hissediyorlar mıydı? — Evet, bu gördüğünüz de dedi rehberimiz, eliyle işaret ederek, Burmalı Sütun, diğer…