Servet-i Fünûn Dönemi Edebi Tartışmalar

 

1)Recaizâde Mahmut – Muallim Naci” Tartışması 

Serveti-i Fünûn Edebiyatının doğmasında Muallim Naci ile Recaizâde arasındaki “eski-yeni” tartışması çok önemli bir rol oynamıştır. Muallim Naci, eski edebiyata karşı daha “ılımlı” duruyordu. Yeni edebiyata geçişin yavaş ve doğal bir süreçte olması gerektiğini savunuyordu. O, “eski-yeni sentezi”nin gerçekleştirilmesi amacıyla, eski edebiyatın üstün yönlerine de sadık kalınması gerektiğine inanıyordu. Yerli ve millî niteliklerle donanmış bir yeni edebiyat düşüncesini dillendiriyordu. Türk edebiyatının kökten değil, kısmî bir şekilde modernleştirilmesine taraftardı. Ortada durup, iki tarafın da güzelliklerinden yararlanılması gerektiğini düşünüyordu. Ancak “yeni”ye daha hoşgörülü davranan sanatçıları eleştirmekten de geri kalmıyordu. Recâîzâde Mahmut Ekrem ve Abdülhak Hamit’in edebiyatta “biçimi” ve “sağlam üslubu” pek umursamayan yaklaşımlarını eleştiriyordu. Bu nedenle, rakipleri tarafından “eski edebiyatın temsilcisi” olarak algılandı.

Bazı genç sanatçılar da eski edebiyatın savunucusu zannettikleri Muallim Naci’ye karşı, yeni edebiyatın kesin ve sert bir savunucusu olarak görülen Recaizâde’nin tarafını tutuyordu. Bunda Recâîzâde’nin, kendisini yeni edebiyatın üstadı görmesinin de büyük etkisi vardı. Recaizâde Mahmut Ekrem, Naci’nin şiirlerini, sadece estetiği öne çıkardığı gerekçesiyle ağır şekilde eleştiriyordu.

Bu tartışmada, her ikisinin de etrafında geniş birer halka oluşmuştu. “Muallim”, eski edebiyata dair köklü bilgisiyle; “üstad” olarak görülen Recaizâde ise sanatın ne olduğu konusundaki dikkate değer fikirleriyle çevrelerindekileri etkileri altında tutuyorlardı.

Bu dönemde “eski” edebiyatın kesin savunucusu ise Eihac (Hacı) İbrahim Efendi ve onun etrafındaki sanatçılardı. Şeyh Vasfî, Halil Edîp, Faik Esat (Andelîb), Müstecâbilizâde İsmet, Mehmet Celâl, Ahmet Rasim, Sâmih Rıfat gibi sanatçılar “Hazi-ne-i Fünûn”, “Resimli Gazete”, “Musavver Malûmat”, “Musavver Fen ve Edeb”, “irtika” gibi dergi ve gazetelerde Servet-i Fünûn’a karşı sert eleştiriler yönelttiler.  Edebiyatta eskiyi savunanlarla ılımlılar, geleneksel yaşam tarzını sürdürdürmüşlerdir. Yeniyi savunanlar ise Batılı yaşam biçimine uymaya çalışmışlardır.

 Yeniyi savunanlar, Recaizâde Mahmut Ekrem’in teşvikleriyle Servet-i Fünûn dergisi etrafında birleştiler. Fransızca başta olmak üzere çocukluk yıllarında Batı dillerini öğrendiler. Batı edebiyatı zevkiyie yetiştiler. İstanbul’da Batılı bir yaşam biçimi sürdürmeye eğilimli oldular. Edebî yazı ve etkinliklerini Tevfik Fikret’in başkanlığı altında gerçekleştirdiler. Böylece Recâîzâde ile Naci arasındaki çekişme, Servet-i Fünûn edebiyatının doğmasını sağladı

Zemzeme-Demdeme Meselesi: Recaizade Mahmut Ekrem şiirlerini, Zemzeme isimli ve belirli aralıklarla bastırdığı üç kitapta toplar. Arada gelişen bazı olayların akabinde, özellikle Recaizâde’nin Takdir-i Elhan risalesi ve üçüncü zemzeme mukaddimesinin yayınlamasından sonra, tartışmalar daha da hararet kazanır. En sonunda bütün bunlara cevap olarak Muallim Naci, Demdeme’yi kaleme alır. Tartışma esnası boyunca karşılıklı ithamlar çok ağır bir seviyeye gelir. En nihayetinde de söz konusu münakaşa devletin müdahalesi ile sona erer. Her iki yazar da kendi düşüncelerini ateşin bir şekilde müdafaa etmiştir. Fakat bunlardan çıkarılan genel yargıların en basite indirgenmiş biçimi günümüze ‘Recaizade Ekrem’in yeniliğe açık; Muallim Naci’nin ise mutassıp ve gerici oluşu’ şeklinde lanse edilişidir.

2) Dekadanlık Tartışması

Servet-i Fünûn döneminin en uzun ve önemli tartışması “Dekadanlık” tartışmasıdır. Cenap’ın, Mektep dergisinde çıkan “Terâne-i Mehtap” adlı şiirinde geçen “saat-i seman-fâm” (yasemin renkli saatler) tamlaması çok tepki uyandırır. Ahmet Mithat Efendi de Sabah gazetesinde yayımladığı ‘Dekadanlar’ adlı makalesinde, Fransa’da ortaya çıkan yeni edebiyat akımlarının, anlatacak açık seçik bir şeyleri olmadığından kapalılığı tercih ettikleri ve mânâsızlığa düştükleri görüşünü öne sürer ve Cenap Şahabettin’i de dekadanlıkla suçlar. Servet-i Fünûncuların dillerinin edebiyat ve dille haşır neşir olanlarca bile anlaşılmadığını ileri sürer. Burada bir karşılaştırma yaparak Servet-i Fünûncuların dilinin Veysilere, Nergisilere rahmet okuttuğunu söyler.

İşte Ahmet Mithat’ın bu makalesi ve özellikle burada kullandığı “dekadan” sözcüğü, o günden sonra Servet-i Fünûncuları eleştirmekte kullanılan bir sözcük olur. Bu sözcük anılan dönemde kimi zaman bir ad, kimi zaman bir sıfat olarak kullanılır. Özellikle sıfat olarak kullanıldığında alay, hakaret, küçümseme ve hatta küfür niteliklerinden birini kazanır. Bundan sonra sadece Ahmet Mithat tarafından değil, Servet-i Fünûn Edebiyatı ve temsilcilerini beğenmeyen herkes tarafından olur olmaz, bilinir bilinmez kullanılır.

Bu eleştirilere Servet-i Fünûncular önceleri önem vermezler. Bu nedenle eleştirileri dikkate alıp cevaplandırma gereği duymazlar. Ama polemik yapanların gözünde, susmak ve sessiz kalmak yenilmek anlamına gelmektedir. Bunu gören Servet-i Fünûncular yavaş yavaş kendilerini savunmaya başlarlar. Bu savunma gayet olgun bir üslûpla yapılır. Usul erkân dahilinde hareket ederler. Eleştirilere, dil ve edebiyat açısından yapmak istediklerini anlatmayı amaçlayan karşılıklar verirler. Ama ağır hücumlar karşısında onların da sabrı taşar ve zaman zaman sert karşılıklarda bulunurlar.

Bu tartışmaya Şemsettin Sami, Samih Rifat, Süleyman Nesip, Ahmet Hikmet Müftüoğlu, Hüseyin Cahit Yalçın, İsmail Safa katıldı. Tartışmanın yararı, Servet-i Fünûn çevresinde toplananlar arasında bir dayanışmaya yol açması oldu. Bu tartışmada en ilgi çeken yazılardan biri, Ahmet Hikmet Müftüoğlu’nun eski şairlerimizde, özellikle Şeyh Galip’te dekadan tavsifine uygun sembolik ifadeleri tespit etmesidir.

Cenap da, ‘Dekadanizm Nedir?’ başlıklı bir yazı yayımlayarak, Fransızların son devir eserlerine dekadan dediklerini, bu kelimenin “geriye gider” anlamına geldiğini, fakat bu ifadedeki geriye gitmek tabiriyle anlatılmak istenenin, eski büyük yazarların üsluplarını taklit ve ihya ederek yenilik meydana getirmek olduğunu anlattı. Ayrıca yeni şairlerde görülen kötümser bakış açısı ve manevi bir boşluk duygusu içinde kalarak duygularını anlatmaya çalışmaları dolayısıyla kendilerine dekadan denildiğini, bu açıdan ilk dekadanın Kötülük Çiçekleri (Fleurs de Mal) şâiri Charles Baudelaire olduğunu ifade etti. Cenap ayrıca eski büyük yazarları taklit ve ihya etmenin bir geriye dönüş hareketi olmadığını, bunun bir yeniliğe sebep olabileceğini savundu.

Dekadanlık tartışmasında üç ad öne çıkar: Ahmet Mithat, Şemsettin Sami ve Hüseyin Cahit. Bilindiği gibi Ahmet Mithat tartışmanın başlatıcısı, bir yerde sorunun kaynağıdır. Şemsettin Sami ise sorunun çözümünde payı olan kişidir. Hüseyin Cahit ise bu tartışmalarda Servet-i Fünûn’un en ateşli savunucusudur.

Servet-i Fünûn edebiyatı taklitçi bir edebiyattır. Fransız edebiyatını taklit eden Servet-i Fünûncular kopya sayılacak eserler ortaya koymuşlardır. Taklit içerikle sınırlı kalmamıştır. Dil alanında da Fransızeanın etkisinde kalınmış, Fransızca cümle yapısından kimi özellikler Türkçeye taşınmıştır. Servet-i Fünûncular söz varlığı açısından da büyük eleştirilerle karşı karşıya kalmışlardır. Fransızcada karşılaştıkları imgeleri dilimize Arapça ve Farsça sözcükler aracılığıyla ve tamlamalar biçiminde aktarmışlardır. Ayrıca bu tamlamalar, kullanımı yaygın ve tanınan sözcüklerle değil, sözlüklerden çıkartılan az tanınan sözcüklerle yapılmıştır. Dil konusunda Servet-i Fünûn’a yöneltilen başka bir eleştiri de, dili havas (seçkin) ve avam (halk) dili olarak ayırmaları noktasında olur.

Özetlemek gerekirse; Ahmet Midhat Efendi, Servet-i Fünuncuları Dekadanlıkla suçluyor, onların yabancı kelimeleri gereğinden fazla kullanıp Osmanlıcanın yapısını bozduklarını öne sürüyordu. Cenab Şahabettin gibi Servet-i Fünuncular ise yeni bir edebiyatın ancak yeni sözcükler ve terkiplerle inşa edilebileceği görüşündeydi.

Bu tartışmanın, Servet-i Fünuncuların zaferiyle sona erdiği açıktır. Ahmet Mithat Servet-i Fünunculara hak verdiğini söylediği yazısı “Teslîm-i Hakîkat”i Tarîk’te yayımlayarak tartışmanın bitmesini sağlamıştır. Hace-i Evvel Ahmet Midhat Efendi ise bu tartışmada tek başına dimdik durmayı, Dekadan dediği akımın ölçüsüz Batılılaşmasının hiç değilse hızını kesmeyi bir ölçüde başarabilmiştir.  Tartışma yaklaşık 3 yıl sürmüştür.

3) ABES-MUKTEBES TARTIŞMASI

Abes-muktebes tartışması, ses ve yazım yönünden hangi sözcüklerin uyaklı sayılacağı konusunda Türk yazarları arasında çıkan ve yeni bir şiir beğenisinin yerleşmesine temel oluşturan tartışmadır. (1895). Divan ve Tanzimat şairleri sözcüklerin uyaklı sayılabilmesi için Arap abecesine göre yazımlarındaki benzerliği (son harf ve harekelerin aynı olmasını) zorunlu sayıyorlardı. Malumat dergisinde Hasan Asaf adlı gencin Burhan-ı kudret adlı şiiri yayımlanırken derginin yazarlarından Mehmet Tahir’in eklediği eleştirel not, uyakla ilgili geleneksel görüşü değiştirecek bir tartışmayı başlattı. M.Tahir söz konusu şiirde “zerre-i nurundan iken muktebes (bir yerden alınmış) /Mihr ü mehe etmek işaret abes (saçma)” dizelerinin, son sözcükleri Arap abecesine göre iki ayrı harfle (se ve sinle) yazıldığı için, uyaklı sayılamayacağını ileri sürdü. Yanıt veren H. Asaf kendisini savunurken Recaizade Ekrem’in “Kafiye sem (kulak içindir, basar (göz) için değildir” sözünü anarak onu tanık gösterdi. Tartışmaya R.Ekrem de katıldı; uyakta yazılış biçiminin değil ses değerinin gözetilmesi gerektiğini belirtti; Arap şiiri kurallarına göre yapılan uyakların artık bırakılması düşüncesini savundu. R.Ekrem’in görüşleri doğrultusunda ürün veren Edebiyatı cedide şairleri “kulak için uyak” uygulamasını sürdürdüler. Türk abecesinin benimsenmesinden sonra “göz için uyak-kulak için uyak” ayrımı geçerliliğini bütünüyle yitirdi. Abes-muktebes tartışmasının, uyak konusu dışında Türk edebiyatına eleştiri türünün gelişmesi bakımından da katkısı oldu. Karşıtları, tartışma boyunca, kişilikleri konu edinir, yersiz sataşmalara başvururken R. Ekrem soğukkanlı, nesnel, bilimsel tutumuyla dikkati çekti

4) “Eski – Yeni” Tartışması

Tanzimat’tan beri edebiyatta büyük bir değişim yaşanıyordu. Tanzimat öncesinde, islâmiyet’in etkisinde gelişen “Divan edebiyatı” egemendi. Tanzimat’tan sonra edebiyat yön değiştirmiş ve Batının etkisine girmeye başlamıştı. Bu büyük yön değişimi, sanatçılar arasında tartışmalara yol açmıştı. Divan edebiyatına “eski”, Batı tarzındaki edebiyata “yeni” deniyordu. Bu iki edebiyat taraftarları arasında yapılan tartışamalar ise “eski -yeni tartışması” olarak anıldı.

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir