Dil kelimesi Türkçemizde çeşitli anlamlarda kullanılır. Türk Dil Kurumunun yayınladığı Türkçe Sözlük’ün geliştirilmiş sekizinci baskısında (TDK 1988) dil kelimesinin şu anlamları sıralanmıştır:
«1. Ağız boşluğunda, tatmaya, yutkunmaya, sesleri boğumlamaya yarayan etli, uzun, hareketli organ, tat alma organı, 2. İnsanların düşündüklerini ve duyduklarını bildirmek için kelimelerle ya da işaretlerle yaptıkları anlaşma, lisan, zeban… 3. Bir çağa bir yazara özgü söz dağarcığı ve söz dizimi: Tanzimat dili, Tevfik Fikret’in dili. 4. Belli durumlara, mesleklere, konulara özgü dil: Hukuk dili, Gözlerin dili, Çiçeklerin dili. 5. (mecaz olarak) Düşünce ve duyguları bildirmeye yarayan herhangi bir anlatım aracı: Yazı dilî, Müzik dili. 6. (müzik terimi*) Kimi üflemeli çalgılarda titreşerek ses çıkaran ince metal yaprak. 7. Birçok âletlerin uzun, yassı ve çoğu hareketli bölümleri: Terazi dili… 8. (denizcilik terimi) Makaraların ve bastikaların içine yerleştirilmiş olan, üzerinden geçirilen halatı istenilen yöne çevirmeye yarayan, çevresi oluklu döner tekerlek: id dilli makara 9. (coğrafya terimi) Denize uzanan dar ve alçak kara parçası, (tarih terimi) Sorguya çekilmek için yakalanan tutsak…»
Bu bölümde kelimenin terim anlamı açıklanacaktır.
İnsanlar çeşitli şekillerde anlaşabilirler. Söz gelişi; jestler, mimikler; bayrak, flama, borazan, düdük; mors; dans, pantomim, müzik ve trafik işaretleri günlük hayatta kullanıldıkları yerlere göre anlaşma veya haberleşme aracı olarak iş görürler. İlkel kavimlerde davul ve tamtam seslerinin haberleşmede kullanıldığı bilinmektedir. Demek ki çeşitli nesnelere anlam yükleyerek, bu nesneleri anlaşma veya haberleşme malzemesi olarak kullanabilmekteyiz. Resim, müzik, mimarî gibi sanat dallarında mesaj, sözlerle değil, ışıklarla, renklerle, geometrik çizgilerle verilir. Fransızcada bu tür anlaşmaları sağlayan dili «langage» kelimesi ile karşılamışlar. «Langage» her çeşit anlaşma sisteminin adıdır. İşaretlerle anlaşma sistemini inceleyeıt bilim dalına semiyoloji denir.
Dil kavramı felsefe, psikoloji, insan bilimi (antropoloji) gibi değişik bilimsel disiplinlere göre çeşitli şekillerde sınırlanabilir. Ancak burada konuya dil bilgisi (gramer) açısından yaklaşılacaktır. Konumuz boğumlanmış; bir başka ifade ile şekillenerek anlam yüklenmiş seslere dayanan dildir. Bu dile Fransızca’da «langue» adı verilmiştir. Hayvanlar âleminde seslere dayanan bir haberleşmenin olduğu bilinmektedir. Yunus haliklarının seslerle haberleşebildikleri yakın zamanlarda keşfedilmiştir. Hayvanlar, sesi bir haber iletme aracı olarak kullanabilmektedirler. Tavuklar gıdaklarken, köpekler havlarken, kediler miyavlarken, kuşlar ötüşürken, arılar vızlarken bir şeyler bildirirler; âdeta bir dil kullanırlar. Yalnız bu dil, ya bir tehlikeyi haber verir, ya bir yiyecek maddesine yönelmeyi ifade der veya bir ihtiyacı bildirir. Hayvanlar, ancak küçük sayıda olayları, durumları ilgilendiren şeyleri seslerle ifade edebilirler. İfade ettikleri şeyler, düşünceye, hafızaya dayanamaz; yeni fikir ve duyguları ifade edemez, değişik alanlarda haberleşmeyi sağlayamaz, kendi iç güdü sınırlarını aşamaz. Diyalogsuzdur. Yani bir yunus balığı, «Oralarda sular nasıl?» diye soramaz, cevap bekleyemez. Kullandığı dil boğumsuz sesli bir dildir. Seslere şekil vermek; ancak onları boğumlamakla mümkündür. Sesleri düzenli bir şekilde sıralayarak onlara anlam yükleyip anlaşma ve haberleşme aracı olarak kullanabilmek, tabiatta yalnız insanda görülen bir yetenektir. İnsanı hayvandan ayıran özelliklerin başında, insanın şekillenmiş sesler aracılığıyla anlaşabilme yeteneği gelir. Yalnız bu yetenek, insana, tabiata hakim olma gücünü vermektedir. Çeşitli araçları kullanabilen maymun, bütün uğraşmalara rağmen sesi boğumlayamamıştır. Papağanın taklit yoluyla çıkarabildiği ses “ses bilgisi” psikolojik ve fizik bakımlarından hayvan sesidir.
Bu bilgilerden sonra, dilin tanımı, «İnsanlar arasında anlaşmayı sağlayan, işitme organımıza hitap eden ve boğumlu seslerden kurulmuş bir varlıktır.» şeklinde genisletilebilir.
Dilin Özellikleri
Dilin birinci ve tabiî özelliği şekillenmiş seslerden örülmüş olmasıdır. Dil, bir ses kuruluşu ve bir sesler sistemidir. Ses konusıında daha etraflıca görüleceği gibi, konuşma malzemesi olarak kullandığımız sesin zihnî ve fizikî bir takını özellikleri vardır. İnsanoğlunun ses aygıtı, sonsuz sayıda sesi çıkarabilir. Hatta tabiattaki bütün ses çıkaran varlıkların seslerini taklit edebilir; ancak, konuşma malzemesi olarak kullandığı ses sayısı sınırlıdır. Bu sayı elli civarındadır. Bu seslerin değişik kombinezonlarla ve sistemlerle yan yana gelmesinden 4.000′e yakın dil meydana gelir. Demek ki, dilin birinci özelliği şekillenmiş seslerden kurulmuş olmasıdır.
Dilin ikinci önemli özelliği, hareketli bir varlık oluşudur. Diller, tarihî akışları içinde kendilerini konuşan kavimlerin tarihî, coğrafî, kültürel ve toplumsal maceraları yüzünden sürekli değişim ve gelişim gösterirler. Konuşulan dil sürekli bir oluşum içindedir. Dildeki değişmeler ve gelişmeler dilin; ses, yapı, söz dizimi ve anlam alanlarında görülür. Ancak değişmeler ve gelişmeler her dilin ses, yapı ve söz dizimi kanunları çerçevesinde cereyan eder. Dil kanunları, dilin yapısından ve tarihî gelişmesinden çıkmış kurallardır. Buna rağmen bu kurallar; değişmez, katı, kesin kurallar değil; hoşgörülü ve esnektirler. Dilimizle ilgili kanunların neler olduğu ilerideki konularda görülecektir. Özetle; konuşulan bir dil, durgun (statik) bir varlık değil, hareketli (dinamik) bir varlıktır.
Dildeki hareketlilik ve süreklilik, onun canlı varlık gibi telâkki edilmesine sebep olmuştur. Bir dildeki kelimelerin hayatı, insan hayatına benzetilmiş; onların değişik coğrafî ve toplumsal çevrelerde, hatta değişik tarihî dönemlerde ses ve anlam değişikliğine uğramaları, hayatlarını sürdürmeleri veya ölmeleri dilin canlı bir varlığa benzetilmesini ve öyle anlaşılıp değerlendirilmesini sonuçlandırmıştır. Esasen dilin canlılığı toplumun canlılığı ile özdeştir. İnsan toplulukları tarafından kullanıldığı sürece dil diridir, kullanılmayan dil ölüdür.
Dilin biyolojik varlıklar gibi tabiî bir varlık olup olmadığı konusu bugün tartışılmaktadır. Dilin; hayvan, bitki türünden canlılara benzetilmesinin delilleri şu şekilde özetlenebilir: Dildeki ses, yapı, anlam ve cümle düzeninde görülen değişmeler ve gelişmeler insan eli tarafından değil de dilin tarihi akışı içinde kendi yaşama ve gelişme şartlarına göre olur. Nasıl ki canlılar bünyelerine uygun şartlar içinde yaşayabiliyor ve gelişebiliyorlarsa; dil de kendi yapısına ve bünyesine uygun şartlar içinde gelişir, kendi varlık şartlarına uymayan nesneleri tabiî yoldan çıkarıp atar.
Dilin canlı varlıklara benzediği görüşü, 19. yüzyıl Alman dilcilerinden August SCHILEICHER (1821-1868) tarafından ortaya atılmıştır. Ancak bu benzetmenin yetersiz olduğu, dilin biyolojik canlılara benzemediği, gene 19. yüzyıl Alman dilcilerinden Johannes SCHIMIDT (1843-1901) tarafından iddia edilmiştir. Bu dil bilimci söz konusu iddianın bir benzetmeden öteye gitmediğini ileri sürmüştür. Bugün dilin bağımsız bir organizmaya sahip olmadığı, daima insana bağlı bulunduğu ve toplumsal bir olgu olarak yaşadığı, varlığını, onu konuşanların dimağlarında sürdürdüğü, biyolojik değil de, sosyal ve ruhsal kanunlara uyduğu anlaşılmıştır. Dilin diğer canlı varlıklar gibi yaşayıp gelişmediği, dilde sadece gelişme ve değişmelerin olduğu, bugün hemen herkesçe kabul edilmektedir. Bu iki görüş arasında ortak olarak benimsenen anlayış, dilde gelişme ve değişmelerin olduğudur.
Dilin üçüncü özelliği sistemli bir yapıya sahip oluşudur. Hangi dil olursa olsun, dili meydana getiren parçalar dili oluştururlarken bir sistem içinde yan yana gelirler. Yan yana gelen öğeler, dil adını verdiğimiz bütünü oluştururken, düzenli bir şekilde karşılıklı ilişkiler içinde birleşerek birbirine bağlanırlar. Dil bilgisi bir dilin sistematiğini tespite çalışır.
Her dilin kendisine özgü kanunları vardır. Dil kanunları, dilin tarihî gelişiminden ve bünyesinden çıkmış kurallardır. Dil kuralları dilin hayatını ve gidişini düzenler. Ona yön verir. Ancak bu yönlendiriş kendiliğinden olur. Dilin bünyesinin incelenmesiyle bulunan dil kanunları katı, değişmez kurallar değillerdir; aksine hoşgörülü ve uysal tabiatlıdırlar. Toplum hayatındaki değişmeler ve gelişmeler dil kanunlarına az çok yansır, dilde olumlu veya olumsuz yönde önemsenmeyecek değişikliklere yol açabilir. Dilimizin ses, yapı söz dizimi kanunları teker teker görülecektir. Burada bir fikir verebilmek için dilimizin temel yapı kanunlarından biri kısaca açıklanacaktır: Türkçede bir kelime içinde eklerin sıralanışı daima: kök+yapım eki+çekim eki şeklindedir. Gözcüden dil birliği eklerine ayrılığında: göz-cü-den şekli ortaya çıkar. Bu dil birliğinde -cü eki addan, yeni anlamlı bir ad yapmış, -den eki ise türemiş adı kendisinden sonra gelebilecek her hangi bir dil birliği ile ilişkili hâle getirmek için kelimeye eklenmiştir. İşte buradaki -den adın hâl eki hiç bir zaman göz kökü ile çekim ekleri arasına girmez. Bu kural, yapım eki ile çekim ekleri arasında ilişkiler söz konusu olduğu zaman değişmez. Dilimizin yazılı metinlerinden, izleyebildiğimiz 1300 yılı aşkın tarihî akışı içinde, söz konusu ekler daima böyle sıralanmıştır.
Felsefe, edebiyat, bilim, teknik, âdet. gelenek, görenek, moda gibi bütün teknolojik ve ideolojik etkileşimler, dillerde olumlu veya olumsuz değişmelere sebep olur. Batı kültürü ile ilişkilerimiz yoğunlaştıkça Batı dillerinin etkisiyle özellikle son yirmi, yirmi beş yıldır, apartman, köşk, sokak, durak adlarını Türkçenin kurallarına göre değil de Batı dillerinin kurallarına göre düzenlendiği görülmektedir: «Apartman Huzur», « Durak Vakıf», «Kulüp 69» gibi. Bu tür adlandırmalar, daha çok yazı dilinde görülmektedir. Konuşma dilinde, «Huzur Apartmanı». «Vakıf Durağı» şeklinde, dilimizin kurallarına uygun olarak söyleriz. Özentili ve yanlış kullanışların yaygınlaşma eğilimi göstermesi, Türkçe ve millî kültür açısından üzülünecek tipik örneklerdir. Yazı dilimiz uzun yıllar Arap ve Fars dillerinin etkisinde kalmıştır. Bu dillerden giren kuralları bünyesinden nasıl kısa sürede attıysa, Batı kaynaklı bu tür kullanımları da kısa sürede atacaktır; ancak Türkçenin serpilip güzelleşmesi daha yavaşlayacak, Türkçe zaman kaybedecektir.
Dil kanunlarının uysallığını da, bir iki örnekle açıklamak yerinde olacaktır. Cumhuriyet dönemi Türkiye Türkçesinde özellikle kelime alanında Türkçe açısından hızlı değişmeler ve gelişmeler olmuştur. Bu dönemde cemiyet yerine toplum, vasat veya muhit yerine ortam, ehemmiyet yerine önem, vazife yerine ödev kelimeleri türetilmiştir. Bu kelimeler, kelime türetme kurallarına aykırı oldukları halde hemen herkes tarafından benimsenmiştir. Bunlar gibi yapı bilgisinin (morfoloji) verilerine uymayan Türkçe köklü kelime türetilmiş ve benimsenmiştir.
Dilin dördüncü özelliği de gizli anlaşmalara dayanmış olmasıdır. Evrendeki varlıkların ve hareketlerin değişik ka-vimlerce değişik şekillerde adlandırılmasının sebebi bilinmemektedir. Tarihin bilinmeyen dönemlerinde bir grup insan örme organına göz, diğer bir grup insan çeşm adı vermiş. Bu çeşitli adlandırma nerede, ne zaman, nasıl olmuş, bilinmemektedir.
İnsanoğlunun, günümüze kadar üzerinde çok araştırma yaptığı çok düşündüğü yine de çözemediği sorulardan birisi de dilin kaynağı meselesidir. Bu konu ile ilgili olarak gerek dil bilimciler gerek filozoflar çeşitli açıklamalarda ve tahminlerde bulunmuşlardır. Dinler ve efsanelerde de; dilin kaynağı sorusuna cevap veren naslara (açık ve kesin hükümler), inançlara, motiflere rastlamak mümkündür. «Dil nasıl şekillendi?» «Dünyanın en eski dili hangisidir?» , «insanlar neden ayrı ayrı dilleri konuşuyorlar?» sorularına felsefenin ve bilimin getirdiği açıklamalar teori olmaktan öteye gidememekte, yapılan tartışmalar, ileri sürülen fikirler tahminler çizgisini aşamamaktadır. En sonunda konu inanç noktasında düğümlenmektedir.
