Yahya Kemal’in Şiiri Üzerine

 

                     Kar Musikisi

Bin yıldan uzun bir gecenin bestesidir bu. 
Bin yıl sürecek zannedilen kar sesidir bu. 

Bir kuytu manastırda dualar gibi gamlı, 
Yüzlerce ağızdan koro halinde devamlı, 

Bir erganun ahengi yayılmakta derinden… 
Duydumsa da zevk alamadım İslav kederinden. 

Zihnim bu şehirden, bu devirden çok uzakta, 
Tanburi Cemil Bey Çalıyor eski plakta. 

Birdenbire mesudum işitmek hevesiyle, 
Gönlüm dolu İstanbul’un en özlü sesiyle. 

Sandım ki uzaklaştı yağan kar ve karanlık, 
Uykumda bütün bir gece körfezdeyim artık!

Aruzla yazılmış, sade muhteşem bir şiir. Edebiyatımızın en büyük şairlerinden Yahya Kemal, aruz ölçüsünü halkın konuştuğu Türkçeye en güzel uyarlayan şairdir.

Aşağıda onun şiir anlayışını anlatan birkaç alıntı:

Şiirin vezin, kafiye ve iç ahenge dayandığına inanan Yahya Kemal, Türk şiir
geleneğinde önemli bir yer tutan aruzu tercih etmiştir. Paris’ten döndüğü
yıllarda daha çok eski dille, eski tarzda tarihî hayat sahnelerini tasvir eden
gazeller söylemiştir. Böyle yaparken bir yandan eski kültürle birlikte eski
dilin de tarihe karışmakta olduğunu fark ediyordu. Hece ile ve sade dille şiir
yazmayı denedi, ancak bundan memnun kalmadı. Sade dil onun hoşuna
gidiyor; bu dil anlayışının zamanla daha çok kabul göreceğine inanıyordu.
Bu durum karşısında başarılması güç, fakat kendisi için gerekli olan bir yolu
seçti. O yol da aruzla, fakat günlük dil ile iç ahenge dayanan şiirler yazma
idi. (Kaplan, 1997: 281)

Yahya Kemal’in aradığı şiir dilini bulmasında belki de en büyük katkıyı,
Fransada bulunduğu yıllarda karşılaştığı Mallarme’nin:
“En iyi Fransızcayı
Louvre Sarayı ’nın kapıcısı konuşur
.” (Uysal, 1998: 328) cümlesi sağlamıştır.
O, bu cümle üzerinde uzun uzun düşündükten sonra, artık şiirlerinde
kullanacağı “orta dili” yakalar. Yahya Kemal, Louvre Sarayı’nın kapıcısının
okumuş yazmış bir aydın olmadığı gibi okuyup yazması olmayan bir cahil de
olmadığını, bu durumda en iyi Fransızcayı “orta tabaka”nın, yani “halk”ın
konuşabileceğini anlar. Bu yüzden
“Orta tabakanın konuşmasına dikkat
eden şair, dilini bulmuştur. ” (Uysal, 1998: 328)
diye kararını verir.

 

Türkçeyi, “Bu dil ağzımda annemin sütüdür.” diyecek kadar seven Yahya
Kemal’i Türkçenin sadeleşmesi davasında, tamamen eskiye bağlı sanmak
yanlıştır. O (dil inkılâbından) yirmi beş – otuz yıl önce, Türk şiir dilinde sade
Türkçeye doğru ağırbaşlı ve gösterişsiz bir yenilik getirmiştir.

Yahya Kemal, bir kuyumcunun sanki altın ve mücevheri işleyip titiz
çalışması gibi şiiri ele alır; kuyumcunun yaptığı gibi adeta sabırla şiiri işler.

“Bu işleyişin bazı şiirlerde 10 yıl, 20 yıl, hattâ 40 yıl sürdüğü olmuştur.”
(Beyatlı, 1985: VII)
O, kullanacağı kelimelerin mısra içinde birbirleriyle hem
ses, hem anlam, hem de ahengini, müzikal uyumunu sağlayıncaya kadar
huzursuz olmuş; hatta onun uykuları kaçmıştır. Bu konuda:

“Ve siyah serviler altında kalan kabrinde
Her seher bir gül açar, her gece bir bülbül öter.
beytindeki “siyah” kelimesine uzun süre takılıp, bunu daha sonra “serin
kelimesiyle değiştirmesini örnek verebiliriz (Çınarlı, 1984: 66).

Yahya Kemal’in şiirlerinde şekille ilgili unsurlarda bir zorlama ve sunîlik
hissedilmez. Bu konuda Mehmet Kaplan şunları söyler:
“Halk şiirinden
sonra, yüksek edebiyatta, bize sade ifade ile derin ve güzel şiirler
yazılabileceğini Yahya Kemal ispat etmiştir
Kelimeler vezne uydurulmak
için ezilip büzülmez. Cümle içinde kelimelerin yerleri, tabiî söyleyişe
uygundur
.” (Kaplan, 1975: 213)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir