İki Keşişin Hikayesi
Öykü / Nisan 30, 2017

İki keşiş nehir boyunca giderken, nehrin karşısına geçmek için yardım bekleyen bir kadına rastlamışlar. Kadın yüzme bilmiyormuş ve bu yüzden çok korkuyormuş. Keşişlerden genç olanı kadına yardım edemeyeceklerini çünkü inançları gereği kadınlarla temas kurmalarının yasak olduğunu söylemiş. Fakat keşişlerden yaşlı olan, genç kadına yardım edeceğini söylemiş ve kadını sırtına alarak nehrin diğer yanına geçirmiş. Diğer keşiş bu durumdan hiç memnun olmamış. Ama kadın keşişe yardım ettiği için çok teşekkür etmiş, şükranını göstermek için tekrar tekrar önünde eğilmiş. Keşişler yollarına devam etmişler. Yol boyu genç keşiş kendi kendine söyleniyormuş. Yaşlı keşiş dayanamayıp yaklaşık bir mil sonra sormuş: – Neden hala söyleniyorsun, bir sıkıntın mı var? Genç keşiş kızmış olarak cevap vermiş: – Biz keşişiz; bir kadını sırtında taşıyıp karşıya geçirmek şöyle dursun, kadınlara bakmamız bile yasak. Nasıl böyle bir hareket yapabildin? Diğer keşiş gülümseyerek cevap vermiş; – Ben o genç kadını bir mil geride bıraktım. Siz neden hala hayatın akışında her şeyi kendinize dert ederseniz, bunlar size artık katlanamayacak yükler haline gelir. Geçmişte olan olaylar üzerine yoğunlaşmanın yükünüzü artırmaktan başka faydası olmaz. Yüzümüzü geçmişe dönmek yerine geleceğe bakmak gerekir.

Olay Çevresinde Gelişen Edebi Metinler
Edebi Bilgiler , LYS / Mart 27, 2017

 Anlatmaya Bağlı Edebi Metinler       ROMAN Roman, olmuş ya da olabilir nitelikteki olayları ve konuları ele alan edebî türlere denir. En önemli özelliği, uzunluğudur. Romanlarda, toplumsal olaylar ve ilişkiler gerçeklere uygun bir tarzda ele alınır. Cervantes’in Don Kişot adlı eseri dünya edebiyatında yazılan ilk romandır. İlk çeviri romanımız, Yusuf Kamil Paşa’nın 1859’da Fenelon’dan çevirdiği Telemaque ( Telemak) adlı romandır. İlk yerli roman, Şemsettin Sami’nin “Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat” adlı eseridir. İlk edebi romanımız Namık Kemal’in “İntibah” adlı eseridir. İlk gerçekçi (realist) roman Recaizade Mahmut Ekrem’in “Araba Sevdası”dır. Batılı anlamda ilk edebi, kusursuz ve realist romanlar, Halit Ziya Uşaklıgil’in “Mai ve Siyah” ve “Aşk-ı Memnu” adlı romanlarıdır. İlk psikolojik roman, Mehmet Rauf’un “Eylül” adlı romanıdır. En başarılı psikolojik romanımız,Peyami Safa’nın “9.Hariciye Koğuşu”dur. İlk Tezli Roman Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun “Yaban” adlı eseridir. İlk köy romanı, Nabizade Nazım’ın “Karabibik” romanıdır. İlk tarihi roman Namık Kemal’in “Cezmi” romanıdır.   ÖYKÜ   Öykü(Hikaye) Yaşanmış veya yaşanması mümkün olan olayların okuyucuya haz verecek şekilde anlatıldığı kısa edebî yazılara denir. Olayın hikayesinin kurucusu Fransız Guy de Maupassant’tır. Bizim edebiyatımızda da olay hikayesinin en büyük temsilcisi Ömer Seyfettin’dir. Durum hikayesinin dünya edebiyatındaki kurucusu Anton Çehov’dur. Bizim edebiyatımızda durum hikayesinin en önemli yazarları şunlardır; Sait Faik Abasıyanık, Memduh Şevket Esendal… Hikaye (öykü) türünün dünya edebiyatındaki ilk örneklerini İtalyan yazar Boccacio’ “Decameron”öyküleri ile vermiştir. Dede Korkut Hikayeleri desten geleneğinden halk öykücülüğüne geçişin ilk izlerini taşır. MASAL Masal genellikle halkın yarattığı, ağızdan ağıza,…

Milli Edebiyat Döneminde Hikâye

         Tanzimat’ta başlayan Servetifünun’da olgunlaşan hikaye Milli Edebiyatta dilde sadeleşme hareketleriyle bir hayli gelişmiştir. Milli ve yerli olanı halkın anlayabileceği bir dille anlatma amacı öykü türünün yazarlar tarafından daha da çok kullanmasını sağlamıştır. * Bu dönemin en önemli hikâyecisi Ömer Seyfettin’dir. * Milli Edebiyat döneminde olay hikayesi de denilen Maupassant tarzı hikâyeler vardır. * Milli duygular ve sosyal konular yalın bir dille anlatılır. *Hikâyeler savaşlar, sürgün ya da görev dolayısıyla Anadolu’ya giden halkla yakın temas kuran yazarlar tarafından oluşturulmuştur. * Bu dönemdeki hikayeler hem konu çeşitliliği hem de şahıs kadrosunun zenginliğiyle ön plana çıkar *Bu dönemde hikaye türünde eser veren sanatçılar; Ömer Seyfettin, Refik Halit Karay, Halde Edip, Reşat Nuri, Yakup Kadri, Ahmet Hikmet…… Olay ve Konu Milli edebiyat öykü yazarları her şeyden önce İstanbul’un dışına çıkarak yani Anadolu’ya giderek Anadolu insanı konu edinmişlerdir. Bununla öykülerinde Anadolu’da gözlemledikleri ve edindikleri deneyimlerini öykülerinde paylaşmışlardır. Bunun en iyi örneği Refik Halit’in Memleket Hikayeleri isimli eseridir.     Zaman Genellikle yazarlar kendi yaşadıkları zamanı hikayelerinde kullanmışlardır. Özellikle o dönemde olaylar geçen Balkan savaşı, Birinci Dünya Savaşı veya Kurtuluş Savaşı zamanlarında geçmektedir. Bazen de milli şuur ve örnel alınmak için özellikle Osmanlı döneminin güçlü olduğu zamanlardan hikayeler yazılırdı. Tema ve Zihniyet Milli…

Külah (Ömer Seyfettin)
Öykü / Ocak 30, 2017

 Mıstık, katmerli bir göçmendi. Bulgaristan’da doğmuş, büyüyüp biraz aklı başına gelince hem en, sınırın on dakika ötesine kapağı atmıştı. “Türkiye değil mi? Sınırı geçer geçmez Bağdat’a kadar hepsi aynı!” diyordu. Az zamanda Babyak’taki Türkçe bilmez Pomakların akıl hocası oldu. Bulgaristan’da kalan akrabalarıyla mektuplaşmaya gerek yoktu. Onlarla, Bulgar sınır karakolundaki nöbetçinin süngüsü altında, küçük bir hediye karşılığında, saatlerce oturup konuşabilirdi. Kurnazlığı sayesinde, memleketinden çıkmadan göçmen olmuştu. Hatta içtiği “Karasu” bile doğduğu kasabadan geçiyordu. Fakat bir gün Babyak bölgesinde “sınır düzenlemesi” yapıldı. Yerleştiği köy yine Bulgarlara kalınca, yuvasını bozmaya mecbur oldu. Bu sefer sınır kenarının içerilere eşit olmadığını anladı. Nevrekop’a kadar indi. Dört beş sene geçmeden Balkan Harbi patladı. Hemen annesiyle İstanbul’a kaçtı. Dimetoka’nın övgüsüyle kulakları dolmuştu. Kalktı, oraya gitti. Bir köye yerleşti.   İçinden, “Artık biz ölünceye kadar savaş olmaz!” diyordu. Köyünün kahvesinde 1. Dünya Savaşı’nın haberlerine inanamadı. Fakat… “Vay anasını! Yalan be!” diye haykırdı. “Sınır düzeltilecek!” deniyordu. Gerçekten bu sınır düzeltildi. Mıstık’ın göçmen gibi yerleştiği köy yine Bulgarlara geçti. Bereket versin ihtiyar annesi ölmüştü. Gamsız bir serseri tasasızlığı ile, tek başına Ergene Köprüsü’nü aşarken “İlki de Şam, sonuncusu da Şam” dedi. Bu kadar kısa bir zaman içinde, “birbiri üstüne dört defa göçmen olmak” onun yerleşmek heveslerini söndürmüştü. Gözünü yumdu. Anadolu’ya…

Ömer Seyfettin

           Hayatı Ömer Seyfettin 1884 Balıkesir Gönen’de doğdu,  6 Mart 1920 İstanbul’ da öldü. Türk hikayeciliğinin öncüsüdür. Asker ve öğretmendir. Türkçülük-Milliyetçilik akımının kurucularındandır. Dilde sadeleşmenin savunucusudur. Kısa ömrüne çok sayıda eser sığdırmıştır. Ömer Seyfettin, Mekteb-i Osmanî’ye, 1893 ders yılı başında da Eyüp’teki Askerî Baytar Rüştiyesi’ne kaydedildi. Bu okulu 1896’da tamamlayarak Edirne Askerî İdadîsi’ne devam etti. Yazmaya Edirne’deki öğrenciliği sırasında başladı. İlk şiiri “Hiss-i Müncemid”, “Ömer” imzasıyla 1900’de “Mecmua-i Edebiye”de yayınlandı. İlk öyküsü “İhtiyarın Tenezzühü”, 1902’de Sabah gazetesinde yer aldı. İzmir ve Makedonya’da görevliyken yazdığı şiir, öykü ve makaleler çeşitli dergilerde çıktı. Askerliğe ara verdiği dönemde ise yazıları “Rumeli” gazetesi ve çeşitli dergilerde yayınlandı. Ömer Seyfettin Ocak 1909’da Selanik Üçüncü Ordu’da görevlendirildi. Selanik’te çıkmakta olan Hüsün ve Şiir dergisinin ismi Akil Koyuncu’nun istek ve ısrarı üzerine Genç Kalemler’e çevrildikten sonra 11 Nisan 1911’de Ömer Seyfettin’in Yeni Lisan isimli ilk başyazısı imzasız olarak yayımlandı.[1]Ömer Seyfettin’in “Yeni Lisan” başlıklı bu yazısı, “Milli Edebiyat“ akımının başlangıç bildirgesidir Genç Kalemler yazı heyetini oluşturanlar Balkan Savaşı’nın başlaması üzerine dağılmak zorunda kaldı. Ömer Seyfettin yeniden orduya çağrıldı, Yanya Kuşatması’nda esir düştü. Nafliyon’da geçen 1 yıllık esareti sırasında sürekli okudu. “Mehdi”, “Hürriyet Bayrakları” gibi hikâyelerini bu dönemde yazdı. Hikâyeleri Türk Yurdu’nda yayımlandı. Esareti süresince gerek okuyarak, gerekse yaşayarak yazarlık hayatı için önemli olacak deneyimler edindi. Ömer Seyfettin 1913’te…

Gogol’dan mükemmel bir öykü: BURUN
Öykü / Ocak 6, 2017

25 Martta Petersburg’da pek tuhaf bir olay oldu. Vosneçenski  Caddesi’nde oturan berber İvan Yakovleviç (soyadı zamanla unutulmuştu; dükkânının tabelasında bile yazılı değildi; yüzü sabunlanmış bir adamı gösteren bir resmin yanında yalnızca şu yazı okunabiliyordu: “Hacamat (1) da yapılır.”) o sabah, oldukça erken uyandı. Uyanır uyanmaz da sıcak bir ekmek kokusu duydu. Yatağında hafifçe doğruldu; bir de baktı ki, kahve tiryakisi olan sayın eşi ocaktan taze pişmiş ekmekler çıkarıyor. – Praskovya Osipovna, dedi, ben bugün kahve içmeyeceğim. Sen bana biraz soğanla biraz sıcak ekmek ver, yeter. Daha doğrusu, ikisinden de vazgeçemiyordu. Ne kahveden, ne soğan ekmekten; ama bunun olanaksız olduğunu da biliyordu. Praskovya Osipovna böyle bir şeye razı olur muydu hiç? Karısı kendi kendine, “Ziftin pekini ye, musibet,” diye düşündü,; “Pek iyi! Kahve bana kalır…” Masanın üstüne bir ekmek attı. İvan Yakovleviç, kibarlığı gereği, gömleğinin üstüne bir setre (2) geçirdi; sonra da kalktı, masaya kuruldu. Biraz tuzla iki baş soğan hazırladı. Bıçağı aldı, kurumlu bir tavırla ekmeği kesmeye koyuldu. Somunu orta yerinden ikiye böldü, ortasına bir göz attı, içinde beyazımtırak bir şey vardı; şaşırdı birdenbire. Bıçağıyla usulca beyaz şeyi kurcaladı, sonra, biraz, parmağıyla dokundu. Kendi kendisine, “Katı bir şey! Ne olabilir acaba?” diye düşünüyordu. Parmağını soktu, o şeyi çıkardı: – Aaa!…