Korkunç Güzel midir?

Korkunç güzel midir, manyak çok mudur, olağanüstü veya muhteşem midir, pis iyi midir?… Atıyorum, tutar mısınız? A oldu
m, B olur musunuz? Full yaptım, şok oldum, okeyler misiniz?…
Yha, simitchinin kharshisindaki bus stoptan bincekmiş, chaktın mı, yha biliyo musun, boyle supher zeka bishi bu yha, hady bye bye… Alo, Turkche konushuyoz burada heralde, annadınız mı?…
Dil, keyfi kullanılabilecek önemsiz bir oyuncak mıdır? Düşünme yeteneğiyle, karakterle, kültürle, değerlerle ilgisi olmayan, rastgele oluşmuş ve bu yüzden rastgele değiştirilebilecek basit bir iletişim aracı mıdır?
“Gün gelecek bir ilmî heyet 100, 50 hatta 25 yıl önceki Türkçeyi aramak için bir lisan arkeolojisi kazısına başlayacak. Ve onu bulmak için çok çalışacaktır.” diyen Burhan Felek (1973) abartmış mıdır?

Siz bu soruların cevabını bir kez daha düşünürken, bakalım bilim adamları, düşünürler, insanlığa hizmet etmiş, önemli eserler bırakmış şahsiyetler dil için ne düşünüyor? İşte size sadece birkaçı:

Dildendir mutluluk, dildendir değer,
Dili olmayana insan mı derler?
İnsanda dilince değişir kader:
Ya yurda baş olur ya başı gider. (Yusuf Has Hâcib, Kutadgu Bilig’den)

Konfüçyüs’e sormuşlar: “Bir memleketi yönetmeye çağrılsaydınız, yapacağınız ilk iş ne olurdu?”
Büyük düşünür şöyle cevap vermiş: “Hiç kuşkusuz dili gözden geçirmekle işe başlardım.” Dinleyenlerin şaşkın bakışları arasında sözlerine devam etmiş: “Dil kusurlu olursa, kelimeler düşünceyi anlatamaz. Düşünce iyi anlatılmazsa, yapılması gereken işler doğru yapılamaz. Ödevler gereği gibi yapılmazsa, töre ve kültür bozulur. Töre ve kültür bozulursa, adalet yanlış yola sapar. Adalet yoldan çıkarsa şaşkınlık içine düşen halk, ne yapacağını, işin nereye varacağını bilmez. İşte bunun içindir ki, hiçbir şey dil kadar önemli değildir.”

Bir kimsenin ne söylenmesi gerektiğini bilmesi yeterli değildir; nasıl söyleneceğini de bilmesi gerekir. (Aristo)

Bir fıçının boş mu yoksa dolu mu olduğu, nasıl çıkardığı sesten anlaşılırsa, bir insanın da ahmak mı yoksa akıllı mı olduğu konuştuğu kelimelerden anlaşılır. (Demosten)

Dil, aklın ayak izleridir. (F. Bacon)

Dil, düşüncenin giydirilmesidir. (Samuel Johnson)
Konuş ki, seni görebileyim. (Hamann)

Dil üzerine söylenmiş sözlerin, verilmiş eserlerin çokluğu çağlar boyunca bu konuya verilen ehemmiyeti gösteriyor.
Peki dil neden bu kadar önemli?
Elbette ki bir iletişim aracı olarak hayvanların da kullandığı dil değildir üzerinde durulan. İnsanı hayvanlardan ayıran, insana insani özellikleri kazandıran en önemli unsurlardan biridir dil.
İnsanın dünyaya geldikten sonra kendine özgü özellikleri kazanması sosyal bir çevre olmadan mümkün değildir. Doğuştan yatkın olunan dil, ancak içinde bulunulan sosyal çevreyle etkileşim hâline geçilmesiyle ortaya çıkar ve gelişir. Zaten tarihsel süreç içerisinde gittikçe gelişip ayrıca bu süreci içinde taşıyarak nesilden nesle aktarılmasını sağlayan dil, toplumsal yaşamın sürekliliği için de gereklidir.
Dil sayesinde yabancı olan her şey tanınır ve kavranır. İnsan bir yandan gelişimini tamamlarken bir yandan da çevreyi, dünyayı kavrar, düşünme eylemini gerçekleştirerek geliştirir.
Doç. Dr. Ayhan Aydın, Gelişim ve Öğrenme Psikolojisi kitabında: “Dil bir semboller dizisidir. Düşünce ise bu dilsel semboller kanalıyla şekillenen zihinsel etkinliklerin ürünüdür. Dolayısıyla dil, düşünceyi yapılandırır. Buna göre dil ve düşünce karşılıklı etkileşim örüntüsü içinde ve eşzamanlı olarak gelişir.” der.…….ci Humbolt da dilin düşünceyi yaratan bir etkinlik olduğunu söyler.
“ Kelime hazineniz ne kadar zengin ise zekânızı o nispette kullanırsınız. ” diyen ünlü şairimiz Yahya Kemal Beyatlı, ortalama 4000 kelimeyle yazıyordu. Çok başarılı eserler vermiş yazarlarımızdan Peyami Safa’nın kullandığı kelime sayısı 4400, sanatçılığının yanı sıra araştırmacı kimliğiyle de ön plana çıkmış Ahmet Hamdi Tanpınar’ın ise 4200.
Bizse bugün 250 – 300 kelimeyle konuşuyor, yazıyor, anlatmaya, anlamaya, anlaşmaya çalışıyoruz. Üstelik de kullandığımız kelimelerin anlamlarına dikkat etmeden, yalan yanlış konuşuyor, yazıyor, bu da yetmezmiş gibi kendi dilimizin kelimeleri varken başka dilin kelimelerini aralara sıkıştırıyoruz. Köreliyor ve köreltiyoruz…
Maalesef çok yerde rastladığımız, Kemal Atalay’ın da “Alo Türkçe Neredesin?” kitabına aldığı birkaç örnek:
“Seny Sevyyorum Türkçe!”
“CHATer CHATer Konuş Türkiye, Kapak Olsun AB’ye!”
“Youfka Yürekli, Diğerkam Türkler!”
“I’m The Best, Alayına Rest!”
Yabancı dil bilmek ne güzeldir, hem her dil ayrı bir kültürü, farklı bir dünyayı da yansıttığından düşünce dünyamız da dahil bizim için ne büyük zenginliktir. Ancak yabancı bir dil bilmek, o dile ait kelimeleri her fırsatta kullanmak, kendi diline o dili tercih etmeyi mi gerektirir? Bunun herhangi bir makul sebebi, bir mantığı var mıdır? Kaldı ki yabancı dil öğrenme gerekliliği, yabancı dille eğitim görme gerekliliği gibi yanlış bir kanıya ulaşmıştır.
Kişinin, bir konu hakkında en ayrıntılı, en kapsamlı şekilde düşünmesi; duygu ve düşüncelerini tam anlamıyla ifade edebilmesi ancak doğuştan itibaren işlenegelen anadille mümkündür. Günümüzde uygar ülkelerin hiçbirinde yabancı dille öğretim yapan bir üniversite olmaması da üzerinde dikkatle düşünülmesi gerekli bir durumdur.
Bilim dalında önemli çalışmalara imza atmış, Amerika’nın en büyük üniversitelerinde hocalık yapmış, dünyanın çeşitli yerlerinde konferanslar vermiş, 28 yaşında profesörlük unvanını almış, Nobel’e aday olmuş Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu şöyle diyor: “”İnsanlar istedikleri dili öğrensinler, ama eğitim bir ülkenin kendi diliyle yapılır. Az bilenlerin hiç bilmeyenlere öğrettiği bilim, bilim değildir. Başka dilden okutulan bir bilim dalı ülkenizde kullanılamadığı gibi yabancı ülkelerde de işe yaramayacak; çünkü o dili daha iyi konuşanlar sizi geçecekler. O zaman ülkede bilim adamı yetişmeyecek, ülkeyi başka ufuklara taşıyan kimseler de… Yabancı dili iyi konuşanlar işletmeci, borsacı olur. Bilim ve diğerleri o dili kendi öz dili olarak konuşanlara kalır.”
Milletimizin bağımsızlık savaşında ulu önderimiz Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e kulak verelim:
“Türk milletinin dili Türkçedir. Türk dili dünyada en güzel, en zengin ve en kolay olabilecek bir dildir. Onun için her Türk, dilini çok sever ve onu yükseltmek için çalışır. Bizde Türk dili, Türk milleti için mukaddes bir hazinedir. Çünkü Türk milleti geçirdiği nihayetsiz hadiseler içinde ahlakının, ananelerinin, hatıralarının, menfaatlerinin, velhasıl bugün kendi milliyetini yapan her şeyin dili sayesinde muhafaza olduğunu görüyor. Türk dili, Türk milletinin kalbidir, zihnidir.
Milli his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin milli ve zengin olması milli hissin ortaya çıkmasında başlıca etkendir. Türk dili dilerin en zenginlerindendir, yeter ki bu dil şuurla işlensin.
Ülkesinin yüksek istiklalini korumasını bilen Türk milleti, dilini de yabancı dilerin boyunduruğundan kurtarmalıdır.”
İngiltere’de bir İngiliz vatandaşın, Fransa’da bir Fransız vatandaşın, Almanya’da bir Alman vatandaşın diline gösterdiği hassasiyeti Türkiye’de bir Türk vatandaşı olarak göstermek zor mudur?
Konu böyle mühim olunca elbet üzerine söylenecekler de bitmek bilmeyecek. En iyisi bir anekdotla yazmaya son vermek (düşünmeye devam). kimden
“Paris’te metroda Hâlid Ziyâ (Uşaklıgil) ile Hamdullah Suphi (Tanrıöver) birbirlerine rastgelmiş, bir hayli konuşmuşlar. Metrodan çıkarken bir Fransız yanlarına gelmiş, mazur görülmesini rica edip kendisinin dillerin musikisiyle alâkadar olduğunu belirttikten sonra, bu iki yazarımıza hangi dille konuştuklarını sormuş. “Türkçe” cevabını alınca, şimdiye kadar bu dili duymak fırsatını bulamadığına müteessir (üzgün) ve şimdi duyduğuna da pek mütehassis olduğunu söylemiş. ‘Eğer bu istasyonda inmeseydiniz mahzâ (sadece, sırf) konuşmanızı işitmek için sizi devam edeceğiniz istasyona kadar takip edecektim. Ne eski bir millet olduğunuz anlaşılıyor, zira lisânınız bu âhenkli ve musikili inceliğine ermek için ne uzun zamanların sarf edilmiş olması iktiza eder (gerekir)!’ demiş.”

Sona koy bir hikayeyle bitirelim vs.Rivayet olunur ki, eski Roma’nın şiddeti ve dehşetiyle meşhur olan hükümdarlarından Tiberius, bir gün Roma Senato’sunda yaptığı bir hitabede uydurma bir kelime kullanır. Yüksek otoritesini iyice göstermek için olacak ki, kelimeyi bir iki defa üstüne basarak tekrarlar. Senatör Marcellus, hükümdarın sözünü keserek, memleket diline hürmet etmesini rica eder. Derhal efendisini müdafaaya atılan saray adamlarından Capito der ki :
“Marcellus! Bahis mevzuu ettiğin kelime, diyelim ki memleket dilinden değildir. Fakat madem ki Roma İmparatorluğunun şanlı sahibi Sezar’ın ağzından çıkmıştır. Bilesin ki Sezar, her şeyin üstünde ve her şeye kadirdir.
Bunun üzerine Marcellus, salonu kaplayan soğuk bir sükûn perdesini yırtarak, sade hikmet ve hakikat olan şu cevabı verir :
“Capito yalan söylüyor, Sezar! Sen, dilediğin insanlara Roma vatandaşlığı sıfatını verir, mevki ve rütbe ihsan edersin; fakat memleketin dilinden olmayan bir kelimeye Romalı olma hakkını veremezsin.”
Elbette veremez. Zira bir memleketin dili, o memleket tarihinin ve psiko-sosyolojik varlığının mahsûlü ve asırlar içinde nesillerin birbirlerine devredip emanet ettiği bir ocak mirâsı ve ecdât mülküdür. Bunda kimsenin, hükûmet adamı sıfat ve otoritesiyle, tasarrufa hakkı yoktur.
Ord. Prof. Dr. Ali Fuat Başgil
korkunç güzel

“Çok güzel, olağanüstü güzel, fevkalâde güzel, nefes kesecek kadar güzel, harikulâde güzel” gibi söyleyişler varken “korkunç güzel” demek doğru değildir.
hayret bir şey
“Hayret” kelimesi Türkçede ya ünlem olarak ya da “hayret etmek” şeklinde bir birleşik sözcük olarak kullanılır. Bu nedenle “hayret edilecek bir şey” demek daha doğrudur.
Görmemezlikten gelmek
Konuşma veya yazı dilinde sık sık karşılaşılan hatalardan biri de iki olumsuzluk ekinin üst üste getirildiği –mamazlıktan gelmek yapısıdır.
Değişik versiyon
Fransızcadan dilimize giren versiyon ‘değişik biçim’ anlamındadır. Doğal olarak ‘versiyon’ sözcüğüne gerek yoktur.
Nüans farkı
Özellikle, yabancı dillerden yapılan alıntılar, anlamları tam olarak bilinemediği takdirde yanlış kullanılmaktadır. Fransızca “nuance” sözcüğü mecazen “fark, ayırtı” anlamındadır. Doğal olarak “nüans farkı” ifadesi hatalıdır.
Atıyorum
Son dönemlerde sıkça yapılan bir yanlış. Türkçede “atmak” sözcüğü argo’da ‘bilmeden, kestirerek söylemek’ anlamındadır. Burada iki yanlış görülüyor: İlki, argo sözcük kullanmak, ikincisi bilmeden konuşmak. Hâlbuki kastedilen yalnızca örneğin demek.

SON NOKTA
Bir gün insan, virgülü kaybetti, o zaman zor cümlelerden korkar oldu ve basit ifadeler kullanmaya başladı; cümleleri basitleşince düşünceleri de basitleşti.
Sonra ünlem işaretini kaybetti; alçak bir sesle ve ses tonunu değiştirmeden konuşmaya başladı. Artık ne bir şeye kızıyor, ne bir şeye seviniyordu. Hiçbir şey onda en ufak bir heyecan uyandırmıyordu.
Bir süre sonra soru işaretini kaybetti ve soru sormaz oldu, hiçbir şey onu ilgilendirmiyordu: Ne evren, ne dünya, ne de kendi apartmanı umurundaydı.
Birkaç sene sonra iki nokta işaretini kaybetti ve davranış nedenlerini başkalarına açıklamaktan vazgeçti.
Ömrünün sonuna doğru elinde yalnız tırnak işareti kalmıştı. Kendine özgü tek düşüncesi yoktu, yalnız başkalarının düşüncelerini tekrarlıyordu. Düşünmeyi unuttu ve böylece son noktaya erişti.

KANEVSKİ

Doç. Dr. Mehmet Kara’nın yaptığı bir araştırma, özellikle 2000’li yıllardan sonraki defter kapaklarını, İngilizce kelimelerin istila etmeye başladığını gözler önüne serdi. ( AA – 22.11.2006 )

Türkçe kelimelerin ise, defterlerin altlarında bir yerlere sıkıştığını ortaya koyan bu önemli araştırmaya her zamanki gibi pe
k aldırış eden olmasa da, durum aynen şöyle sevgili okurlar:
Kapaklarında “okul defteri” yazan, “adı, soyadı, numarası” boşluklarını içeren defterlerin yerini, artık “single”, “love”, ”apple”, “rainbow”, “flower”, “apricot”, “world”, “strawberry” yazılı defterler aldı.
Araştırmada, bu yaklaşımın dünyanın çok az ülkesinde görülebileceği vurgulanıyor. Özellikle 2000 yılından sonra görsel öğeler, İngilizce ile ifade edilmeye başlanıyor. Ayrıca bilgisunar (internet) dilinin İngilizce olması nedeniyle gelecek 50 yılda birçok dünya dilinin de ortadan kalkabileceği tehlikesi hatırlatılıyor.

YABANCI KELİME KULLANMAK SEÇKİN VE KÜLTÜRLÜ OLMA GÖSTERGESİ Mİ?
Kara’nın yaptığı araştırmaya göre, küreselleşme, benim “küreme” dediğim kültürel çözülmeyi getirdi. Ardından, yine benim “kürektekiler” dediğim bazı kişiler, yabancı kelim
e kullanmanın kültürlü ve seçkin olmayı gösterdiğine dair yanlış inanca kapıldı ve bu inanç, halen de dalga dalga yayılmakta…

“Kürektekiler”in bu yanlış inancı sayesinde, günümüz defterlerinde Türkçe kelimeler ya ön kapağın en altında bir yerlere sıkışıp kalıyor ya da arka kapağın en alt kısmında ancak yer bulabiliyor.

Sibel SELÇUK

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir