İSTANBUL’LA ZAMAN İÇİNDE YOLCULUK

    İşte orada, Firavun III. Tutmosis, Mısır Tanrısı Amon-Ra’nın elini tutuyor hâlâ, en tepeden bakıyor şehre. Öyle ya, bundan neredeyse 3500 yıl önce Amon-Ra Tapınağı’nın önünde, Mısır topraklarında hâkimiyet sürerken, İstanbul’un meydanlarını ve hipodromunu süslemesi için yerinden indirtilmiş, bir süre İskenderiye’de beklemesinin ardından, Roma imparatoru Julianus’un girişimleriyle 390 yılında şimdi bulunduğu yere yerleştirilmişti. Gözleri kim bilir kaç yıl kendi topraklarını aramış, buraları yabancı gözlerle izledikten sonra bu kadim şehirle bütünleşmiş, bu şehrin tarihinin bir parçası, aynı zamanda bu tarihin tanığı olmuştu. Biraz aşağıda İstanbul’a getirildiğinde tahtta olan Roma imparatoru I. Theodosius ve iki oğlu hipodromdaki locada oturmakta ve araba yarışlarını seyretmekteydiler. Tabi o zamanlar… Ya şimdi, evet, ya o günlerden binlerce gün sonra şimdi neye bakmakta, neyi seyretmekteydiler?… Her gün bu meydanda onlara uzun uzun bakan gözler, onlara boş boş bakan gözler, onları görmeden geçen gözler, onlar hakkında kitaplardan okuduklarıyla her şeyi bildiğini zanneden ve kendilerini meraklı meraksız gözlere işaret ederek anlatan bu rehberleri de seyrediyorlar mıydı? Bu durumdan memnunlar mıydı? Yıllara, yüzyıllara meydan okumak nasıl bir histi? Bizim hakkımızda, bu yabancı dünya hakkında ne düşünüyorlar, ne hissediyorlardı? Ya da bir şey düşünüp bir şey hissediyorlar mıydı?

— Evet, bu gördüğünüz de dedi rehberimiz, eliyle işaret ederek, Burmalı Sütun, diğer adıyla Yılanlı Sütun.

Gözlerimiz Dikilitaş’tan usulca ayrılarak az ilerisindeki tunçtan bir anıta odaklandı.

— İmparator I. Costantinus’un İstanbul’u imar ettirdiği dönemlerde Yunanistan’dan Apollon Mabedi önünden getirtilmiştir…

Rehberimiz aksanlı İngilizcesiyle bizi aydınlatmaya devam ediyordu:

— Roma İmparator’u Costantinus’un İstanbul’u yeniden imarı sırasında kendi adına yaptırdığı meydan ortasına 328 yılında diktirdiği anıt sütun Çemberlitaş. Tepesinde sol elinde küre, sağ elinde bir mızrak bulunan heykel, 12. yüzyılda bir kasırga sonucu yıkılmış. Daha sonra yapılan mermer tepelik ve üzerine yerleştirilen bir haç, anıtın “Haçlı Anıt” olarak anılmasına sebep olmuş. İstanbul’un fethinden sonra II. Mustafa döneminde taştan bir kılıf içerisine alınmış…

Rehberimizin sesi ara sıra uzaklaşırken, anlattıkları zihnimde çeşit çeşit, renk renk kareler oluşturuyordu. Haşmetli Mısır tanrısı, Firavun, Roma imparatorları, Bizans imparatorları, Osmanlı hükümdarları, Türk sanatkârları… Bu şehir zamanda ezeli bir yolculuğa çıkarmıştı beni adeta. Bu zemin benim bedenimden önce kaç bedeni taşımıştı? Bu durduğum yerden mi geçirilmişti Amon-Ra Tapınağı’nın önünden indirilerek buraya dikilmek üzere getirilen bu anıt? Ya İmparator Theodosius, araba yarışlarını izlemek, halkıyla konuşmak için geçtiği locaya buradan mı çıkıyordu? Sasaniler, Avarlar, Müslüman Araplar, Bulgarlar, Ruslar, Haçlı orduları, Latinler, ve Türkler… Hepsi bir parça, bir iz mi bırakmış bu topraklarda? İmparatorlukların, medeniyetlerin kurulduğu, tekrar tekrar yıkılmış, yeniden yapılmış, her yapılışında eskiyi bırakmamış, yeniyle bütünleştirmiş, zenginleşmiş bir şehir…       Einstein’in zamanda yolculuk teorisi gerçek kılınsa, benim sabit noktam ne olurdu, diye düşünürdüm ara sıra, karar veremez, bir şey bulamazdım. Oysa şimdi “Medeniyetler Müzesi Oluşturma Heyeti”nin İstanbul’daki toplantısına davet edilmemle başlayan ve üç gündür devam eden bu yolculuğum sayesinde artık sabit noktamı biliyorum: İstanbul…

— Çok etkilendiniz sanırım, büyüleyici değil mi?

— !?…

— Deminden beri gözlerinizi ayırmadan baktığınıza göre diyorum, çok beğendiniz sanırım. Kartpostallar haksızlık etmiş güzelim Ayasofya’ya değil mi?

“Medeniyetler Müzesi Oluşturma Heyeti” üyelerinden W. Bentley’e aitti beni şimdiye çağıran ses.

— Hayır, e, yani, evet!

— !…

— Şey, dalmışım da biraz. Evet Ayasofya, gerçekten büyüleyici. Aslında ona baktığımı fark etmemiştim siz sorana dek… Bu gördüklerimiz, burası… Gözlerim birinden diğerine geçiş yapamıyor öyle kolay kolay. Her bir yapının, eserin, taşın hatta havanın insanı içine çeken ayrı bir dünyası var sanki. Öyle, bakıp geçemiyorsunuz, dinlerseniz her birinin size anlatacağı çok şey var gibi… E, neyse sanırım biraz uçtum, kusura bakmayın lütfen!

— Rica ederim. Hem endişelenmeyin, sadece siz değilsiniz böyle “uçan.”

Tebessüm ettim.

— Doğru söylüyorum.

Dedi ve devam etti: “Hem aksi mümkün müdür ki? Bu gördüklerimiz dışında ya görmediğimiz, göremediğimiz şeyler?… Düşünsenize 300.000 yıl önceye kadar uzanan bir tarihi var bu şehrin. Bu kaç çağ, kaç nesil demek? Bir meslektaşım Küçükçekmece Gölü kenarında bulunan Yarımburgaz Mağarası’ndaki çalışmalara katılmıştı. Kazılardan bu bölgede Neolitik ve Kalkolitik insanların yaşadığı kanısına varmışlar. Şehrin farklı bölgelerinde çeşitli dönemlerde yapılan kazılar sonucu da Paleolitik Çağ’a ait aletler bulunmuş. M.Ö. 5000 yıllarından itibaren bugünkü adlarıyla Kadıköy, Çatalca, Dudullu, Pendik, Davutpaşa, Ambarlı ve Kilyos’ta yoğun bir yerleşimin başladığı düşünülüyor.

— Bu şehrin bu kadar da eski olduğunu düşünmemiştim doğrusu, inanılmaz gerçekten…

— Evet, öyle. Aslında bugünkü İstanbul’un temelleri M.Ö. 7. yüzyılda atılmış, diyebiliriz. Yunanistan’dan gelen Megaralılar, M.Ö. 680’lerde İstanbul’un bugünkü adıyla Kadıköy ilçesinde bir kent kurmuşlar ve buraya “Halkedon” adını vermişler. Sonra M.Ö. 660’larda Trak kökenli komutanları Bizans önderliğinde yola çıkan Megaralıların diğer bir kolu bugünkü Sarayburnu’nun, hani şu az önce geçtiğimiz yerin, olduğu yerde başka bir kent daha kurmuş ve komutanlarının adından hareketle bu kente “Bizantion”adını vermişler. Burada daha önce yaşadığı bilinen Trak topluluklarıyla Megaralılar kaynaşmış olmalılar. Bu arada sizi sıkmıyorum değil mi? Sizin gibi ilgili bir dinleyici kolay kolay bulunmuyor.

— O, hayır, sıkılmak ne demek! Peki, bu kent devleti ne olmuş da Roma İmparatorluğu’nun bir şehri olmuş?

— Bizantion çok kez istilaya uğramış, M.Ö. 269’da Bithynialılar tarafından yağmalanarak ele geçirilmiş, 67 yıl sonra ise Makedonyalıların tehdidinden korkan Bizantion, Roma’dan yardım isteyince kentte Roma İmparatorluğu’nun etkisi başlamış. Kent M.Ö.146’da Roma egemenliğine girmiş. 73 yılında da Roma’nın Bithynia-Pontus eyaletine bağlanmış, böylece 700 yıllık kent devleti statüsünü kaybetmiş.

— İnsanlara ait ilk izler, ilk yerleşimler, kurulan kentler, ilk yapılanmalar, hâkimiyet ve aidiyet…

— Ve tabi istilalar, yıkımlar ve yeniden yapımlar; birbiri üstüne kurulan, birbirinden beslenerek değişen, kaynaşan medeniyetler…

İkimiz de susmuşken, sessizliğimizi rehberimizin sesiyle gelen sözleri işgal etti:

— Yaklaşık on altı asır boyunca Roma, Bizans ve Osmanlı İmparatorluklarına başkentlik yapmış bu şehir, bu yıl da “Avrupa Kültür Başkenti” sıfatını kazanmıştır.

— Neden?

İstemeden, düşünmeden ağzımdan çıkıveren bu tek kelime, kendisinden beklenmeyecek bir ağırlıkla bütün gözlerin bu kez benim üzerime çevrilmesine sebep olmuştu. Duraksadım; fakat sonra bu kelimeyi çıkaran bütün sesletme organlarımı onayladım:

— Evet, neden? Yani neden “Avrupa Kültür Başkenti” sıfatını aldı?

dedim. Sorumda bir itiraz yoktu, sadece merak vardı. Bugün bize olduğu gibi bizden önceki kim bilir kaç gruba, kaç kez aynı şeyleri söyleyen bu adam, bu sözleri bilerek, anlayarak mı söylüyordu? Tura başladığımızdan beri ağzından dökülen bu kitabi sözlerin kendi kalbinde, zihninde bir kökü, bir derinliği var mıydı? Evet, merak ediyordum; her gün bu şehri gören gözler, her gün bu şehri soluyan ve anlatan ağız, bu şehrin gerçekten farkında mıydı?

 

***

Tura başladığımızdan beri kimi zaman beni dinlemediği hissine kapıldığım; fakat aynı zamanda beni en iyi dinleyen kişi diye düşündüğüm Bay Friday’in bu sorusu beni bir an şaşırttı. Eğer bu soruyu bundan on yıl önce, henüz okulunu yeni bitirmiş genç rehber Emre’ye sorsalardı, o zaman bu şaşkınlığı bir panik hâli takip eder, ardından kendini teskin eder, kitaplardan öğrendiklerini zihninden bir kez daha geçirerek yöneltilen soruyu savuşturmaya çalışırdı. Oysa şimdiki Emre için, dedesiyle İstanbul’da yolculuk yapmış Emre için, öyle değildi. O günü hiç unutmam:

Okuldan yeni mezun olmuş, rehberlik kokardımı yeni almıştım. Söz verdiğim üzere ilk İstanbul turumu dedeme yaptıracak, bütün maharetimi ilk ona sergileyecektim. Ertesi sabah erkenden odamın kapısına dayanan dedem, yarı şaka yarı ciddi bir ifadeyle: “Rehberimiz de daha ilk günden işe geç kalıyor.” demişti. Aynanın karşısında saçlarımı özenle tararken bu tatlı ses yüzüme bir tebessüm kondurmuştu. Daha hızlı hareket ederek bir iki dakika içerisinde dedemin karşısında tam tekmil hazırdım. Dedem: “Hadi bakalım Emre Bey, daha fazla geç kalmadan çıkalım yolculuğa!” diyerek koluma girmişti. Dedemin deyişiyle “yolculuğumuza” Ayasofya Müzesi’nden başlamıştık. Ben şevkle şimdi müze olan bu yapının ne zaman, ne amaçla, kim tarafından yaptırıldığını; mimari özelliklerini, günümüze dek geçirdiği yıkımları, tadilatları, değişimleri anlatırken dedem, “E, başka? Bu kadar mı?” gibi sorular soran bakışlarla beni izlemişti. Unuttuğum bir şeyler var mı diye endişelenmiş, dedemi tatmin etmeye çalışmıştım. Fakat tüm çabamın sonuçsuz kaldığını görmüş, pes ederek “Evet, bu kadar, her şeyi anlattım işte, daha ne anlatmamı bekliyorsun?” diyen gözlerle bakmıştım. Dedemse yılların yorgunluğu kenarlarına sinmiş; ancak içleri ışıl ışıl gözleriyle bana gülümsemiş, müzenin içinde yavaş yavaş yürümeye başlamıştı. Elleriyle duvarlara, sütunlara nazikçe dokunarak ilerliyor; bir yandan da gözleri yüzyıllar öncesinde yaşayan sanatkârların elinden çıkmış mozaikleri, hat sanatının güzel örnekleri levhaları, dev avizeleri, görkemli mihrabı okşuyordu. Şu farklılıkların oluşturduğu zenginliğe bak, demişti kendi kendine konuşurcasına. Sonra yavaşça bana dönerek:

— Duyuyor musun Emre?

diye sormuştu. “Neyi?” der gibi anlamsız gözlerle bakmıştım ona.

  • Dinlemezsen duyamazsın zaten. Önce dinle, dur ve dinle…

— ?…

— Bak, şu kubbeye, hâlâ yankılanan sesleri duyamıyor musun gerçekten? Binlerce yıl öncenin dualarıyla, ilahileriyle, binlerce yıl sonrakiler bir arada, döne döne yükseliyorlar gökyüzüne. Dilleri ayrı, dinleri, kültürleri, hatta ırkları ayrı insanlara ait bu dualar bu kubbede ahenk içinde, rengârenk bir mozaik oluşturuyor. Söyle bakalım evlat, duymadan, hissetmeden bunları, burayı, bu şehri layıkıyla anlatmış olur musun?

Ayasofya’dan ihtişamlı Topkapı Sarayı’na, azametiyle kendisine hayran bırakan Sultanahmet Camii’nden, çini sanatının en güzel örneklerini barındıran Rüstem Paşa Camii’ne dek nereye gittiysek yine dedem anlattı, ben dinledim. Yukarı, Beyazıt Meydanı’na doğru yürürken yine her adımda durduk ve dinledik. Köprülü Kütüphanesi’ndeki yazma eserlerde âlimleri ve sanatçıları, pandantiflerde kırmızı zemin üzerine yapılmış çiçeklerde zevk inceliğini gördük. Beyazıt’ta Fatih Sultan Mehmet’in yaptırdığı; ancak günümüze dek gelememiş sarayı, Saray-ı Atik’i, hayal ettik. Şuradan, dedi dedem, “Fatih’in geçişini görebiliyor musun? Latin istilalarından, Haçlı işgallerinden sonra fakirleşip küçülen ve bir türlü kendini toparlayamayan bu şehri, zayıf düşmüş bu şehir halkını eski güzel günlerine kavuşturan; insanlara inançları konusunda derin bir hoşgörü gösterip artık rahatça bu topraklarda bir arada yaşamalarını sağlayan hükümdarı… Ya bu büyük hükümdar geçerken halkın heyecanını duyabiliyor musun? Sarayında topladığı İtalyan hümanistler ve Rum bilginlerle; ulemalarla, matematik, astronomi bilginleriyle konuşurken, tartışırken ya da bir Divan oluşturacak şiirlerini yazarken, okurken duyabiliyor musun?”

İstanbul’daki turumuz boyunca rehber ben değildim artık, hiç olamamıştım da aslında. Hâlâ bir öğrenci, henüz bir yabancıydım burada. Bu şehrin ruhunu hisseden birinin rehberliğinde bir keşfe çıkmıştım İstanbul’da. Gideceğimiz tarihi yerler, “bakacağımız” tarihi eserler yoktu artık; yolculuğumuz boyunca geçtiğimiz her sokak, bastığımız, dokunduğumuz her taş, aslında içinde bir tarihi barındırıyordu ve hepsinin bir sesi, görünenin ardında bir görünmeyeni vardı. Ben de bu yolculukla birlikte görmeye, duymaya başlamıştım. Hatta birkaç gün sonra gittiğim Süleymaniye Camii’nin eşsiz mimarı Sinan’ın, caminin akustiğini kontrol etmek için içtiği nargilesinin fokurtusunu bile duymuştum.

Tarihi boyunca kaç milleti, nice medeniyetleri sinesinde yaşatmış ve de yaşatmaya devam eden bu şehir, her gün Dünya’nın başka başka yerlerinden, bambaşka milletlerinden, dinlerinden, kültürlerinden gelmiş insanlara ev sahipliği yapıyordu. Gelişlerinden kısa bir süre sonra, İstanbul’un havasını, kokusunu teneffüs eder etmez, sesini duyar duymaz misafirlik bitiveriyor, “yabancılık” yerini “İstanbulluluğa” bırakıyordu.

 

Bay Friday’in bu sorusu karşısında memnun ve kendimden emindim.  Merakla cevabımı bekleyen Bay Friday’e:

  • Çünkü…

dedim.

— Çünkü, İstanbul zaten her zaman bir kültür, bir medeniyetler başkentiydi. Bu kadar eski, köklü bir kente; birçok medeniyeti içinde barındırmış, beslemiş bir şehre; apayrı, birbirine çok uzak görünen seslerin mükemmel bir senfoniye dönüşmüş olduğu İstanbul’a “kültür başkenti” sıfatını buraya gelen, bu sesi duyan herkes kendiliğinden verir.

Bay Friday dâhil dinleyenlerin içten tebessümleri sözlerimin onaylandığını gösteriyordu.

 

Bay Bentley, Bay Friday’e dönerek:

— Emre Bey’le sabah kahvaltıda konuşmuştuk, ricamızı seve seve kabul etti; yarın sabah erkenden bizleri, size de bahsetmiştim ya, insan kültürüne ait ilk izlerin bulunduğu yerlere götürecek. Bilseniz nasıl heyecanlıyım! Dilerseniz, geçmişimize yapacağımız bu yolculukta siz de bize eşlik edebilirsiniz.

  • Bu güzel davete hayır denilebilir mi ki?

 

“ İstanbul! Zamanda yolculuğu mümkün kılmaya çalışanlar gelip seni görseydi, zamanlarını boşa harcadıklarını fark ederlerdi. Yanıldım; sen zaman yolculuğunda sabit noktam değil, bu yolculuğun ta kendisisin.”

 

Amon-Ra’dan aldığı güçle büyük savaşlar kazanıp tüm Mısır’a hâkim olan Firavun

III. Tutmosis, belki bu kez, medeniyetlerin ve imparatorlukların buluştuğu bu kentte bulunup büyük bir tarihe tanık olabildiği için Amon-Ra’nın önünde eğilmiş, ellerini tutarak ona şükranlarını gösteriyordu.

 

                                                                                                                        

                                                                                                                 Sibel SELÇUK

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir